53. Sayı – Avrupa’da Aşırı Sağ ve İslamofobi

 

TAKDİM

Muhafazakâr Düşünce dergisi olarak yine oldukça zengin bir içerikle karşınızdayız. Bu sayımızın dosya konusu “Avrupa’da Aşırı Sağ ve İslamofobi”. Bu sayımızla giderek artan ve olumsuz etkileri her geçen gün biraz daha hissedilen güncel bir soruna parmak basmayı hedefliyoruz. Avrupa’da son dönemde aşırı sağ siyasal partilerin güçlenmesini, aynı kapsamda çalışmalar yürüten birtakım oluşumların hem daha görünür hem daha etkili hâle gelmesini, yalnızca bu ülkelerin iç sorunu olmak görmek mümkün değil. Zira başta Müslümanlar olmak üzere, azınlıkta bulunan etnik ve dinî grupların her biri bu gelişmelerden olumsuz şekilde etkileniyor. “İslamofobi” çerçevesinde ortaya çıkan yaklaşımlar ise Müslümanların adeta bir tehdit altına girmesine neden oluyor.
İslamofobik eğilimler, Müslümanların sistem dışı bırakılması ve ötekileştirilmesi yaklaşımlarını içeriyor. Dergimizin basıma gireceği günlerde, aralarında Fransa eski Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin de bulunduğu üç yüz “aydın”ın Kuran-ı Kerim’den bazı ayetlerin çıkarılmasına yönelik talepleri bu bakış açısının en belirgin örneklerinden birini teşkil ediyor. Bu dilin hoşgörü, barış ve birlikte yaşama kültürü gibi kavramların oldukça uzağında kaldığı çok açık. Yaşanan bu son gelişme bile bu sorunun kapsamlı bir şekilde tartışılmasının ne kadar önemli olduğunu bir kez daha gösterdi. Dolayısıyla bu sayımızı, söz konusu soruna ayırmayı tarihsel ve toplumsal bir sorumluluk olarak da gördük. Karşılaşılan sorunu hem doğru şekilde tahlil etmek hem de doğru cevapları üretebilmek için dergimizin bu sayısının mütevazı bir katkı olmasını ümit ediyoruz.

Bu sayımızı yayıma hazırlarken hepimizi üzen bir vefat haberi aldık. Yayın Kurulu üyemiz Prof. Dr. Hüsamettin Arslan’ı kaybettik. Hüsamettin Hoca, yalnızca bir akademisyen değildi. Aynı zamanda Türkiye’de eleştirel bir sosyoloji geleneğinin oluşmasında ciddi katkısı olan bir fikir emekçisiydi. Hocamızı rahmet ve saygıyla anıyor; ruhunun şad, mekanının cennet olmasını temenni ediyoruz.

Avrupa’da Aşırı Sağ ve İslamofobi

AVRUPA’DA “AŞIRI SAĞ”IN DİNÎ-İDEOLOJİK VE TARİHÎ TEMELLERİ-KÖKENLERİ
ÖZCAN HIDIR

AVRUPA’DA “AŞIRI SAĞ”IN DİNÎ-İDEOLOJİK VE TARİHÎ TEMELLERİ-KÖKENLERİ
ÖZCAN HIDIR

Genelde Batı’da özelde ise Avrupa’da son yıllarda yükseliş trendinde olup neredeyse “Avrupa-Batı’nın yeni normali” haline gelen ve “aşırı (extrem) sağ”, “radikal sağ”, “popülist sağ” veya “yeni sağ” gibi nitelemelerle anılan “aşırı sağ”ın dinî-ideolojik ve tarihî temelleri-kökenlerini bilmek, günümüz aşırı sağcı söylem-eylem ve politikaları anlamada son derece önemlidir. Aşırı sağın popülist, göçmenfobik-islamofobik-İslâm karşıtı ve ırkçı bir yöne evirildiği özellikle 11 Eylül hadisesi sonrasında bu temelleri analiz etmek çok daha önem kazanmıştır. Bu çalışmamızda biz, öncelikle aşırı sağın temel karakteristiklerini, gelişim seyrini, özellikle Avrupa ülkelerindeki başlıca aşırı sağ grup-partileri ele alacağız. Daha sonra ise aşırı sağın dinî-tarihî-ideolojik kökenlerini “fobiler (zenofobi, göçmenfobi, İslamofobi-Türkofobi)”, “nasyonal sosyalizm (Nazizm)-ırkçılık” ve Kitâb-ı Mukaddes’in radikal yorumların aşırı sağcı Yahudi-Hıristiyan-protestan-evanjelik gruplarca kullanımı başlıkları altında ele aldık.

AŞIRI SAĞIN YÜKSELİŞİ: RESME KÜRESEL PERSPEKTİFTEN BAKMAK
HALİL KÜRŞAD ASLAN

AŞIRI SAĞIN YÜKSELİŞİ: RESME KÜRESEL PERSPEKTİFTEN BAKMAK
HALİL KÜRŞAD ASLAN

Son çeyrek asır içinde yapılan seçimlerde aşırı sağ partiler sistematik ve istikrarlı bir biçimde yükseliş eğilimindedir. Öte yandan aşırı sağ partiler bazı ülkelerde yükselirken diğer bazılarında farklı bir seyir izlemektedir: ya hiç prim yapmamakta veya önce yükselip sonra iniş eğilimine girmekte ya da dalgalı bir patika izlemektedir. Bu noktadan hareketle, çalışmanın ana argümanı; aşırı sağ partilerin güç kazanmasını açıklayan en önemli parametrenin, küresel ekonomik sistemdeki değişim ve dönüşümlerle beraber küreselleşmenin toplumsal dokularda ve kültürel alanda yarattığı tahribat ile ilgili olduğu şeklindedir. Aşırı sağı besleyen başlıca olay ve olgular son on yılda gözlemlenen ekonomik durgunluk ve genç işsizliği, artan şiddet ve terör olayları, göçmen dalgasının dünyayı sarmasıyla tetiklenen milliyetçilik ve popülizm gibi faktörlerdir. Bu makalede, Peter Gourevitch tarafından uluslararası ilişkiler disiplinine kazandırılan “ikinci düzeye tersten bakış” metaforundan yararlanılmaktadır. Bu teorik modelin desteği ile aşırı sağ partilerin yükselişinin küresel dinamiklerle başarılı bir şekilde ilişkilendirilebileceği tezi savunulmaktadır. Gourevitch’e göre, merkezi bir devletin var olmadığı küresel sistemde oluşan dev dalgaların devletlere ve toplumlara doğru nüfuz etmesi kaçınılmazdır. Böylelikle aşırı sağ siyasi oluşumların gelişim ve kurumsallaşmasının anlaşılması kolaylaşacaktır. Ayrıca, aşırı sağın yükselişindeki temel sebep-sonuç ilişkisinin doğru biçimde ortaya konulması ile daha sağlıklı siyasi sistemlerin hem devletler bazında hem de küresel yönetişimde tesis edilebilmesi kolaylaşacaktır.

AVRUPA’DA ŞİDDETE VARAN RADİKALLEŞME VE SAĞ AŞIRICILIK
BİLGEHAN ÖZTÜRK

AVRUPA’DA ŞİDDETE VARAN RADİKALLEŞME VE SAĞ AŞIRICILIK
BİLGEHAN ÖZTÜRK

Son yıllarda gerçekleşen bir dizi terör saldırısı, aşırı sağın şiddete varan radikalleşmesinin son derece yıkıcı potansiyelini ortaya koyduğu için bu olgunun dinamikleri ve oluşturduğu tehditler üzerine yeni bir ilgi ve tartışma dalgası başladı. Savunmasız gruplara (Müslümanlar, Romanlar, göçmenler ve mülteciler vs.) yönelik saldırılar ve nefret söylemi vakalarındaki artışla birlikte düşünüldüğünde daha tahammülsüz, dışlayıcı ve şiddete varan aşırıcılığı normalleştiren geniş ve köklü bir temayülün Avrupa ülkelerinde ortaya çıktığına dair endişeler var. Ayrıca, Avrupa siyasi bağlamında yerlici milliyetçiliğin yükselişi ve göçmenlere karşı düşmanca kamusal söylemlerin gelişmesi gibi ortaya çıkan temayüller, geleneksel olarak aşırı sağa atfedilen fikirleri ana akım tartışmaya taşıdı. Şiddet içermeyen radikal sağ siyasetin yükselişinin yanı sıra, gerek örgütlü hareketler gerekse de gayrı resmi sosyal ağlar veya bireyler eliyle gerçekleşmesi muhtemel aşırı sağ şiddetine dair kaygılar giderek artıyor. Bu arka plana rağmen şiddete varan aşırıcılık ve radikalleşme gibi olguların Avrupa’da hala büyük oranda din temelli oluşumlar kapsamında ele alındığı, aşırı sağın ise yeteri kadar bu çerçevede dikkate alınmadığı gözlenmektedir.

EGEMENLİĞİN MANTIĞI, FAŞİZM VE ŞİDDET
DERDA KÜÇÜKALP

EGEMENLİĞİN MANTIĞI, FAŞİZM VE ŞİDDET
DERDA KÜÇÜKALP

Her siyasal ilişki bir egemenlik ilişkisidir ve bu nedenle de şiddet içerir. Siyasi rejimlerin içermiş olduğu şiddet ideolojiler yoluyla meşrulaştırılır. Liberalizm negatif özgürlük, hukuk devleti, sınırlı iktidar, serbest piyasa gibi kavramlar yoluyla egemeni gizleyerek şiddeti adeta görünmez kılar. Sosyalizm açık şiddeti komünist topluma gitmenin bir aracı olarak görür. Bu yazının konusunu oluşturan faşizm ise şiddetin siyasetin doğasından kaynaklanan bir gereklilik olduğunu kabul eder. Şiddeti bir gereklilik olarak görmesi ve hatta yüceltmesi nedeniyle egemenliğin mantığının en açık şekilde faşizmde tezahür ettiğini söylemek mümkündür. Kuvvet politikası, eşitsizliğin olumlanması, toplumu ve zamanı kontrol etme arzusu, irrasyonel ve immoral politik eylem anlayışı faşizmi karakterize eden bazı özelliklerdir. Bu özelliklerin her birinde egemenliğin mantığının izini sürmek mümkündür.

İSLAM HUKUKU AÇISINDAN MÜSLÜMANLAR VE MÜSLÜMAN OLMAYANLAR ARASINDAKİ İLİŞKİNİN DAYANDIĞI ESASLAR IŞIĞINDA SAVAŞ-BARIŞ KAVRAMLARI
HASAN DOĞAN

İSLAM HUKUKU AÇISINDAN MÜSLÜMANLAR VE MÜSLÜMAN OLMAYANLAR ARASINDAKİ İLİŞKİNİN DAYANDIĞI ESASLAR IŞIĞINDA SAVAŞ-BARIŞ KAVRAMLARI
HASAN DOĞAN

İslam dini, mensuplarının aynı dünyayı paylaştıkları gayrimüslimlerle münasebetleri hususunda bazı esaslar belirlemiş ve düzenlemelere gitmiştir. Bu prensipler etrafında Hz. Peygamber (SAV)’in ve ilk Müslümanların yaşadıkları tecrübeler sonraki asırlar ve nesiller için örnek teşkil etmektedir. İslam’ın inanç ve hukuk sistemindeki genel yaklaşım ve buna dair Hz. Peygamber (SAV)’in uygulamaları doğru tespit edilmeden Müslümanların diğer inançlara mensup kişi ve toplumlarla ilişkilerine dair isabetli değerlendirmelerde bulunulması mümkün değildir. Bu meyanda barış, savaş ve buna bağlı olarak şiddet kavramlarının bahsi geçen resimde yanlış noktalara yerleştirilmemesi, hem Müslümanların kendi ideal pozisyonlarını belirlemeleri, hem de gayrimüslimlerin İslamiyet ve Müslümanları tanırken/tanımlarken hakkaniyetten ayrılmamaları için büyük önem taşımaktadır. Bu çalışmada Müslümanların gayrimüslimlerle ilişkilerinin dayandığı esaslara dair yapılan değerlendirmelerde ön plana çıkarılan ayet ve hadisler ele alınmakta ve İslam hukukunun bakış açısını tespit edebilmek amacıyla bir perspektif geliştirilmeye gayret gösterilmektedir.

İSLAMOFOBİ VE ANTİ-SEMİTİZM KARŞILAŞTIRMALARINI ANLAMLANDIRMAK: KAPSAMLI BİR LİTERATÜR DEĞERLENDİRMESİ
ENES BAYRAKLI • OĞUZ GÜNGÖRMEZ

İSLAMOFOBİ VE ANTİ-SEMİTİZM KARŞILAŞTIRMALARINI ANLAMLANDIRMAK: KAPSAMLI BİR LİTERATÜR DEĞERLENDİRMESİ
ENES BAYRAKLI • OĞUZ GÜNGÖRMEZ

Anti-Semitizm ile İslamofobi arasındaki benzerliklere yönelik sürdürülen tartışmalar son zamanlarda oldukça artmıştır. Bu kapsamda akademide ve kamuoyunda “İslamofobi yeni anti-Semitizm mi?” sorusu çok fazla sorulmaya başlanmış ve iki olgu arasındaki benzerlik ve farklılıkların tartışıldığı çok sayıda çalışmanın yer aldığı zengin bir literatür ortaya çıkmıştır. Bu bakımdan elinizdeki makale konuyla ilgili ortaya konan çalışmalar ve yürütülen tartışmaları sınıflandırarak bu konuya dair genel bir çerçeve çizmek ve ortaya çıkan zengin literatürü değerlendirmek amacıyla kaleme alınmıştır. Bu çerçevede İslamofobi ve anti-Semitizm karşılaştırmasına yönelik ortaya konmuş olan çalışmalar ve sürdürülen tartışmalar çeşitli konu başlıkları altında tasnife tabi tutularak okuyucuya kapsamlı ve bütünlüklü bir çerçeve sunulmaktadır.

YİRMİ BİRİNCİ YÜZYIL AVRUPA’SININ DEMOKRATİK DEĞERLERLE SINAVI
HATİCE SEZER

YİRMİ BİRİNCİ YÜZYIL AVRUPA’SININ DEMOKRATİK DEĞERLERLE SINAVI
HATİCE SEZER

Yirminci yüzyıl Avrupa devletlerinin, yaklaşık on dördüncü yüzyıl Rönesans ve Reform hareketlerinden itibaren gerçekleşen Coğrafi Keşifler, askeri, bilimsel ve sanayi devrimleri vasıtasıyla, Aydınlanma Çağı olarak nitelendirilen on sekizinci yüzyıla değin sürekli ilerlemeci bir çizgide gelişme gösterdikleri genel kabul görmektedir. On sekizinci yüzyıl aydınlanma bilincinin “Aydınlanma Nedir?” sorusuyla sorgulanmaya ve şekillenmeye başladığı dönem olarak da adlandırılabilir. Avrupa devletlerinin belki hemen her biri kendisini böyle bir Avrupa medeniyetinin mirasçısı saymaktaydı. Fakat yirminci yüzyıl, Avrupa devletlerinin asırlardır biriktirdikleri maddi ve manevi değerleri birbirleriyle ve dünyanın diğer ülkeleriyle paylaştıkları bir çağ olarak anılmayacaktı. Yirminci yüzyılın ilk yarısı daha çok Avrupa’nın dünya sermayesini ele geçirmeye çalışan Avrupa medeniyeti mirasçılarının ‘taht kavgası’na şahit olurken, “en güçlünün hakimiyeti”ne dayalı evrimci bir düşünce, farklılıkları kendi içerisinde barındırmayı başarabilmiş her türlü düşünce ve sistemin ötesine geçerek, Avrupa’da faşist rejimlerin ortaya çıkmasına yol açmıştı.

ROMA CİVİTAS’INDAN MODERN BATI SİVİLİZASYONUNA UZANAN TARİHSEL ÜÇLEME
MUSTAFA SAİD KURŞUNOĞLU

ROMA CİVİTAS’INDAN MODERN BATI SİVİLİZASYONUNA UZANAN TARİHSEL ÜÇLEME
MUSTAFA SAİD KURŞUNOĞLU

Modern Batı medeniyetinin temel kodları içerisinde antik Roma’nın şehir ve şehirli anlayışı önemli bir yer tutmaktadır. Grek polisi ve Roma civitas’ında ortaya çıkan vatandaşlığa dayalı şehir devletlerin konumları zamanla kendine özgü bir ruh ve anlayışa sahip olmuştur. Bu ruh müstakil bir teoloji ve politik anlayışla sivil tarafı teşkil ederek, ruhban ve yönetim sınıflarından ayrı bir konumu her zaman muhafaza etmiştir. Bu şehirli ruh mitoloji ile toplum yaşantısını bir araya getiren tiyatro ve opera toplanmaları aracılığı ile kendisini tezahür ettirmiş ve yönetim erkinden daha fazla pay isteyerek parlamento kurumsallığına ulaşmıştır. Roma’nın mirasını Katolik Hıristiyanlık ve aristokrasiler uzun yüzyıllar paylaşmış olsalar da sivil teoloji ve politik İngiliz Püriten iç savaşından sonra kendi özgün doğasını Protestan ve gnostik hareketlerle tüm Avrupa’da göstermiştir. Hobbes Roma sonrası Avrupa’da yaşanan değişimleri Roma Civitas’ı, şehir devleti, Commonwealth, Leviathan kavramları çerçevesinde tarihsel bir perspektifle ele almıştır. Sivil politiğin doğası iki yönlüdür. Bir yönü ile o bir Leviathan iken öte yüzü ile de civilization’dur.

TARİHSEL ARKA PLANIYLA TÜRKİYE’DE İSLAMOFOBİ
MUSTAFA SAMİ MENCET

TARİHSEL ARKA PLANIYLA TÜRKİYE’DE İSLAMOFOBİ
MUSTAFA SAMİ MENCET

İslamofobi, en basit tabiriyle İslam’dan ve Müslümanlardan duyulan korkudur. Bu korku tıpkı diğerleri gibi şiddetle iç içedir. Salman Rüşdî’nin kitabına gösterilen tepkilerle gündeme gelen bu kavram, Müslümanların azınlıkta olduğu ülkelerde Müslümanlara yönelik şiddet olaylarıyla anılır hale gelmiştir. Ancak Türkiye gibi halkın büyük bir çoğunluğunun Müslüman olduğu ülkelerde de İslamofobi’den söz etmek mümkündür. Türkiye’de İslamofobi, genellikle İslami kavramların suni tartışmalarla gündeme gelerek dinin itibarsızlaştırılması, Müslümanların mizah yoluyla alay konusu edilmesi, sosyal medya başta olmak üzere çeşitli mecralarda Müslümanların Peygamberine hakaret edilmesi ya da en hafifinden İslam’a ve Müslümanlara ait birçok olgunun olumsuz temsillerle sunularak toplumsal ayrışmaya neden olacak önyargıların güçlendirilmesi şeklinde tezahür etmektedir.
Çalışmada mizah dergileri ve twitterdaki örneklerden hareketle Batı’daki İslamofobi kavramının beslendiği düşünce biçiminin tarihsel arka plan ile Türk medyasındaki İslamofobik benzerlikler karşılaştırılmakta, yapılan kamuoyu araştırmalarının ışığında toplumsal ayrışmaya yol açabilecek riskler hakkında önerilerde bulunularak konunun önemine dikkat çekilmektedir.

KOŞULLU KONUKSEVERLİKTEN HOŞNUTSUZLUĞA: ALMANYA’DA YÜKSELEN YABANCI DÜŞMANLIĞINI TÜRK GÖÇMENLER ÜZERİNDEN OKUMAK
FATİH KAHRAMAN

KOŞULLU KONUKSEVERLİKTEN HOŞNUTSUZLUĞA: ALMANYA’DA YÜKSELEN YABANCI DÜŞMANLIĞINI TÜRK GÖÇMENLER ÜZERİNDEN OKUMAK
FATİH KAHRAMAN

II. Dünya Savaşı sonrasında Avrupa’nın yaşadığı yıkımın etkileri toplumsal, siyasal, ekonomik vb. farklı alanlarda uzun yıllar hissedilmiştir. Avrupa savaşta kaybedilen insan kaynağını yoğunlukla 1950’lerin ortasından 1970’li yılların ikinci yarısına kadar işgücü açısından zengin olan ülkelerden sağlamıştır. Başta Almanya olmak üzere Batı Avrupa ülkeleri Mağrip ülkeleri, Yugoslavya, Türkiye vb. ülkelerle yaptıkları ikili anlaşmalar sonucunda ihtiyaç duydukları alanlarda göçmen emeğini  yoğun şekilde kullanmıştır. Bu çalışmada yabancının sosyolojik anlamıyla birlikte koşullu konukseverlik düşüncesi ile ilişkisi, Almanya’nın göçmen işgücünü kendi ülkesine çekebilmek için Türkiye ile 1961 yılında imzaladığı İşgücü Alım Antlaşması’ndan, işgücü alımının Almanya tarafından durdurulduğu 1973 yılına kadar koşullu bir konukseverlik politikası izlediği,  1980’lerden itibaren Avrupa’da yükselen aşırı sağ  ile birlikte Türk göçmenlere karşı zenofobik söylem ve eylemlerin artması tartışılmıştır.

BATI’NIN MÜSLÜMAN “ÖTEKİLERİ”NİN HİKÂYESİ
ÇAĞATAY SARP

BATI’NIN MÜSLÜMAN “ÖTEKİLERİ”NİN HİKÂYESİ
ÇAĞATAY SARP

Batı ve İslam toplumları arasında ötekileştirme üzerinden kurulan ilişki çok eski zamanlara dayanmaktadır. Tarihsel süreç içerisinde değişim gösteren bu ilişki günümüzde Batılı toplumların İslam toplumlarını hem dışlama hem de dönüştürme çabalarına sahne olmaktadır. Yapılan Batılı müdahalelerin çoğu için sözde meşruiyet Batı’nın yeni diniymişçesine sahip çıktığı “demokrasi” ile sağlanmaktadır. İmparatorlukların sona ermesi ve ulus devletlerin kurulmasıyla beraber birlik bilincini tam olarak tesis edememiş olan Müslüman toplulukların çoğu ise Batılı müdahaleye açık bir toplumsal ve siyasal yapı ile kendi topraklarında yaşam haklarını büyük ölçüde yitirmektedirler. Bu kimselerin diğer kısmı ise göç etmek zorunda kaldıkları Batı’da ikincil insan statüsünde yaşamaya maruz kalmaktadırlar. Bu durum, Müslüman toplulukları Batı’ya karşı topyekûn bir tavır alışa iterken, bir kısmının da radikalleşmesine ve küresel terör örgütlerinin eline düşmesine sebep olmaktadır. Batı, radikalleşmesine sebep olduğu bu gruplar üzerinden bir yandan uluslararası operasyonlarını kendince meşru bir zeminde yürütürken, bir taraftan da Müslüman toplumları ötekileştirmeye ve yeniden ötekileştirmeye devam etmektedir.

Derkenar

EKO-MUHAFAZAKÂRLIĞIN DOĞASI
SEÇİL MİNE TÜRK

EKO-MUHAFAZAKÂRLIĞIN DOĞASI
SEÇİL MİNE TÜRK

Ekoloji ve muhafazakârlığın melez bir bileşimi olarak eko-muhafazakârlık ekoloji düşüncesinin temel bazı varsayımları ile bir siyasal ideoloji olarak muhafazakârlığın bünyesinde barındırdığı bazı temel siyasal temalara ve unsurlara dayanmaktadır. Bu bakımdan, eko-muhafazakârlık hem toplumsal bir hareket olarak ekolojinin teorik zenginliğini ifade eden ve bu zenginliğe işaret eden hem de muhafazakârlığın eklemleme potansiyeline temas eden kavramsal bir aracı olarak okunabilir. Bu doğrultuda söz konusu çalışma -temel kabullerine ve ilkelerine atıfta bulunarak- eko-muhafazakârlığın doğasını analiz etmeye çalışacaktır. Çalışma iki ana kısımdan meydana gelmektedir. Çalışmanın ilk kısmı basitçe eko-muhafazakârlığın nasıl tarif ve tasvir edilebileceğini ele alacak, ikinci kısım ise eko-muhafazakâr perspektifteki temel bazı imkânları ve sınırlılıkları mercek altına alacaktır. Çalışmanın ana argümanı, eko-muhafazakârlığın hem muhafazakârlığın hem de ekoloji düşüncesinin teorik ve siyasal potansiyelini anlamak ve açıklamak açısından sunduğu fırsat temelinde üzerinde düşünmeye değer bir görünüm arz ettiğidir.

TEOLOJİK VE SİYASİ BİR MEYDAN OKUMA OLARAK İSLAM VE YORUMU
ADEM PALABIYIK

TEOLOJİK VE SİYASİ BİR MEYDAN OKUMA OLARAK İSLAM VE YORUMU
ADEM PALABIYIK

Batılı düşünürlerin İslam ve Hz. Muhammed yorumlamaları, batının İslam algısını oluşturacak ve evrensellik iddiasında bulunduğu için Hıristiyanlık tarafından tehlike olarak kabul edilecek İslam dininin, öteki olarak tanımlanması, yorumlanması ve konumlandırılmasına sebep olacaktır. İslam’ın “öteki” olarak yorumlanması batının kendisini “ben” olarak tanımlamasını sağlayacak ve böylece Thomas Aquinas, Pascal, R. Bacon ve Descartes gibi düşünürler ile birlikte İslam, ötekinin sahip olabileceği bir hayat felsefesi olarak kötülenecektir. İşte bu çalışmada, batının İslam ile girdiği ilk tanışma biçimiyle birlikte ortaya çıkan olgusal problemlerin yeniden tartışılması gerektiğini; batının ben idraki karşısında ontolojik olarak İslam’ın mücadelesinin nasıl olacağı; İslam’ın batı karşısında yeniden yorumlanmasının hangi anlama geldiği; mekanikleşen bir Avrupa karşısında medeniyet inşa etmede İslam’ın öncü rolünün ne olacağı ve sekülerleştirilerek güçlendirilen Hıristiyanlık karşısında sekülerleştirilmeyerek ontolojik varlığını koruyan ve daha güçlü olarak devam ettirebilen İslam’ın “ben idrakini” yeniden üretme çabasının nasıl bir yöntemle olabileceği tartışılacak ve yorumlanacaktır.

SURİYELİ MÜLTECİ ÇOCUKLARIN ÇİZGİ FİLM ARACILIĞIYLA TEMSİLİ: UNİCEF VİDEOLARI ÜZERİNE BİR MİKRO ÇALIŞMA
KÜBRA GÜRAN YİĞİTBAŞI • FEYZA ÜNLÜ DALAYLI

SURİYELİ MÜLTECİ ÇOCUKLARIN ÇİZGİ FİLM ARACILIĞIYLA TEMSİLİ: UNİCEF VİDEOLARI ÜZERİNE BİR MİKRO ÇALIŞMA
KÜBRA GÜRAN YİĞİTBAŞI • FEYZA ÜNLÜ DALAYLI

Bu çalışma, Amerika kaynaklı bir sivil toplum kuruluşu olan, Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu veya kısaca UNICEF olarak bilinen kurumun, video paylaşım platformu olan YouTube üzerinden dünya ile paylaştığı çizgi filmlerde mülteci çocukların temsilini incelemektedir. Çalışmada sözü edilen çizgi filmlerde, dünya çapında bir problem olan mülteciliğin, Suriyeli mülteci çocuklar özelinde temsil biçimlerinin göstergebilimsel açıdan analizine odaklanılmaktadır.
Bu bağlamda, kullanılan tema, içerik ve söylemlerin benzerliğinden yola çıkılarak, UNICEF’in YouTube üzerinden paylaşmış olduğu, “Malak ve Tekne”, “Mustafa’nın Yolu” ve “Ivine ve Yastığın Maceraları” isimli videolar analiz edilmek üzere seçilmiştir. Araştırma yöntemi olarak “Göstergebilim” kullanılacak olup, Stuart Hall’un “Kültürel Temsiller ve Anlamlandırma Uygulamalarından” da yararlanılacaktır. Genel olarak bu üç kısa çizgi filme bakıldığında, mülteci çocukların temsilleri yalnızca “mağdur çocuklar”, “arkadaşı olmayan yalnız çocuklar”, “ülkelerinden kaçan çocuklar” şeklinde ortaya çıktığı görülmektedir. Öte yandan bu içeriklerde, çocukların sorunlarının nasıl çözüleceğine dair farkındalık kazandırmaya yönelik bir mesaj bulunmamakta; yalnızca UNICEF’e bağış yapılması talep edilmektedir.

DEVLET SİVİL TOPLUM İLİŞKİSİNİN YENİ FORMU VE REFAH DEVLETİ
ABDURRAHMAN BABACAN

DEVLET SİVİL TOPLUM İLİŞKİSİNİN YENİ FORMU VE REFAH DEVLETİ
ABDURRAHMAN BABACAN

Merkezileşme yerine daha dar bir faaliyet alanında işlev yürüten yerel yönetimler, bu alanlarda yaşayan bireylerin tercihlerini yansıtmak açısından daha kolay ve daha az maliyetli hizmetler sunmaktadır. Toplum ve yönetim arasındaki mesafe daha kısa olduğundan, yerel hükümet siyasi ve idari seviyede demokratik etkinlik açısından daha etkili sonuçlar üretmektedir. “Yerel yönetişim” olarak da ifade edilebilen bu yeni idari formda yerel yönetim anlayışı, merkezi yönetimle, özel sektörle ve diğer aktörlerle (kalkınma ajansları, STK’lar vb.)  işbirliği yapmak suretiyle, özerklik ve verimlilik açısından daha fazla sorumluluk alan bir formda ifade bulmaktadır. Bu noktada insan ihtiyaç ve dezavantajlarına yönelirken, STK’ların yerel yönetimlerle işbirliği içerisinde, yerel eğitim, sosyal hizmet, sosyal dayanışmanın güçlendirilmesi ve insan haklarının korunması gibi temel işlevlere sahip olduğunu belirtmek gerekir. Refah politikasının çöküşünden sonra, hükümet ve sivil toplum arasındaki işbirliğinin önemi gittikçe artmaktadır. Bu bakımdan, hantallık, verimsizlik ve bürokratizm gibi merkezi hükümetlerin dezavantajlı koşullarına maruz kalmadan hizmet sunma temeline sahip olma anlamında, sivil toplumun önemi gittikçe artmaktadır. Bu bağlamda Sultanbeyli sınırları dâhilinde mülteciler için oluşturulmuş ve Sultanbeyli Belediyesi, Sultanbeyli Kaymakamlığı, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı ve bazı önemli STK’ları proje ortakları olarak bir araya getiren önemli bir işbirliği mekanizması, buna iyi bir örnek teşkil etmektedir.

Tarihten

İSLÂMİYET VE ASRÎLİK
YAHYA AFİF (YAY. HAZ.: ADEM EFE)

İSLÂMİYET VE ASRÎLİK
YAHYA AFİF (YAY. HAZ.: ADEM EFE)

İşlerimizi asra göre uydurmak fikri bizde, oldukca kadîm bir tarih-i tevellüde mâlikdir. İslâmiyet bize, dâimâ asrîlik fikrini ilhâm eden bir menbâ-ı feyyaz, bize dâimâ teceddüd yollarını gösteren bir mürşid-i kâmil iken, biz ona karşı çoktan beri gözlerimizi kapamış, kulaklarımızı tıkamış bulunuyor idik. “Mum kendi dibine ışık vermez.” ve “Ol mahiler ki derya içreler deryayı bilmezler.” darb-ı meselleri icâbınca dâimâ gözümüzün önünde müncelî bulunan İslâmiyet bizi tenvîr edemiyordu. İçinde bulunduğumuz o deryayı hikmetin ne olduğunu anlayamıyor idik. Avrupa ile temâsımız bize bir yenilik ve asrîlik ruhu nefh etti.

English

RELIGIONAL, IDEOLOGICAL AND HISTORICAL FOUNDATIONS OF FAR RIGHT IN EUROPE
ÖZCAN HIDIR

RELIGIONAL, IDEOLOGICAL AND HISTORICAL FOUNDATIONS OF FAR RIGHT IN EUROPE
ÖZCAN HIDIR

Given its recent rising trend in the West in general and specifically in Europe and known as the new normal of “Europe-West” under such descriptions as “extreme right”, “radical right”, “populist right” or “new right”, being cognizant of the religious, ideological and historical bases-roots of “far-right” politics bears an utmost importance in respect of perceiving the present day far-rightist discourses, actions and policies. The analyses of such bases have gained importance particularly in the aftermath of September 11 where far-right evolved towards populism, immigrant phobia, islamophobia and racism. In this present study, we will firstly define the fundamental characteristics, evolution course of far-right and especially the far-right groups-parties in the European countries. We will then be elaborating on the religious-historical- ideological roots of far- right under such titles as “phobias” (xenophobia, immigrant phobia, islamophobia, Turkophobia), “national socialism” (Nazism), “racism” and the use of radical interpretations of the Holy Scripture by the far-right Jewish, Christian-Protestant Evangelical groups.

RISE OF FAR RIGHT: A GLOBAL PERSPECTIVE
HALİL KÜRŞAD ASLAN

RISE OF FAR RIGHT: A GLOBAL PERSPECTIVE
HALİL KÜRŞAD ASLAN

In the last quarter of the century, the right-wing parties tend to rise systematically and steadily in the elections. On the other hand, it is true that some right-wing parties rise in some countries while some others follow a different course: either they do not make any premiums, or they first rise and then tend to descend or follow a cyclical path. From this point of view, the main argument of this article is: the most important explanatory parameter that explains the power of the extreme right parties is the change and transformation dynamics in the global economic system, as well as the destructive impact of globalization on domestic social contexts and cultural domain. The main events and phenomena that feed extreme right are the economic recession and youth unemployment observed in the last decade, increasing violence and terrorism, global factors such as nationalism and populism triggered by the global wave of migration. This article uses the metaphor “second image reversed” which was introduced by Peter Gourevitch to the discipline of international relations. With the support of this theoretical model, it is argued that the rise of extremist parties can be successfully linked to global dynamics. According to Gourevitch, gigantic waves in the global system, where no centralized state exists, are inevitable to penetrate into states and societies. This will make it easier to understand the development and institutionalization of the extreme right political formations. In addition, the correct identification of the underlying cause-and-effect relationship of the rise of the extreme right will facilitate the establishment of healthier political systems both on state level and regarding the global governance.

VIOLENT RADICALISATION IN EUROPEA AND FAR RIGHT EXTREMISM
BİLGEHAN ÖZTÜRK

VIOLENT RADICALISATION IN EUROPEA AND FAR RIGHT EXTREMISM
BİLGEHAN ÖZTÜRK

Since a number of terrorist attacks demonstrated the extremely destructive potential of violent radicalisation of far-right in recent years, a new wave of discussions on the dynamics and the threats posed by this phenomenon has emerged. Taking the increase in attacks and hate speeches against vulnerable groups (Muslims, Roma, immigrants, refugees etc) into account, there are legitimate concerns over an emerging widespread and deep-rooted tendency in Europe, which is more intolerant, exclusive and normalises violent extremism. Furthermore, newly emerging tendencies in European political context such as the rise of nativist nationalism and the development of hostile public discourses against immigrants brought the ideas into the mainstream discussion, which had been traditionally attributed to far-right. Along with the rise of non-violent far-right politics, concerns are growing over potential far-right violence that would be committed either by organised movements, unofficial networks or individuals. Despite this background, the phenomena of violent extremism and radicalisation are predominantly analysed within the framework of religion-based formations, and far-right is mostly excluded from those analyses.

THE LOGIC OF SOVEREIGNTY, FASCISM AND VIOLENCE
DERDA KÜÇÜKALP

THE LOGIC OF SOVEREIGNTY, FASCISM AND VIOLENCE
DERDA KÜÇÜKALP

Every political relationship is a relationship of sovereignty and for this reason it involves violence. The violence that political regimes contain is legitimized through ideologies. Liberalism makes violence invisible by concealing sovereign through concepts as limited power, negative freedom, rule of law and the free market. Socialism sees open violence as a means of achieving communist social order. Fascism, which is the subject of this article, agrees that violence is a necessity arising from the nature of politics. It is possible to say that the logic of sovereignty manifests most clearly in fascism because it regards violence as a necessity and even sublimes violence. Power politics, affirmation of inequality, desire to control society and time, irrational and immoral political action are some of the characteristics of fascism. In each of these characteristics, it is possible to trace the logic of sovereignty.

THE CONCEPTS OF WAR AND PEACE IN THE LIGHT OF ISLAMIC LAW ON MUSLIM NON-MUSLIM RELATIONSHIPS
HASAN DOĞAN

THE CONCEPTS OF WAR AND PEACE IN THE LIGHT OF ISLAMIC LAW ON MUSLIM NON-MUSLIM RELATIONSHIPS
HASAN DOĞAN

Islam as a religion sets certain rules and regulations which concern relations between Muslims and non-Muslims, with whom Muslims share the same world. Around these principles, the experiences of the Prophet (PBUH) and the first Muslims have set example for the following centuries and generations. It is not possible to correctly evaluate Muslims’ relations with individuals and societies who adhere to other religions without correctly assessing Islam’s general approach as a belief and legal system, as well as the Prophet’s (PBUH) practices regarding the subject. In this context, it is very important to avoid misplacing the concepts of peace, war and violence in the said picture so that Muslims can determine their ideal position, while at the same time non-Muslims do not abandon the principle of equity in defining and recognizing the Muslims and Islam. This article analyzes prominent Quranic verses and hadiths pertaining to tenets upon which the relations between Muslims and non-Muslims are based. It also tries to develop a perspective in order to ascertain the viewpoint of Islamic Law.

MAKING SENSE OF COMPARISON BETWEEN ISLAMOPHOBIA AND ANTI-SEMITISM: A COMPERHENSIVE LITERATURE REVIEW
ENES BAYRAKLI • OĞUZ GÜNGÖRMEZ

MAKING SENSE OF COMPARISON BETWEEN ISLAMOPHOBIA AND ANTI-SEMITISM: A COMPERHENSIVE LITERATURE REVIEW
ENES BAYRAKLI • OĞUZ GÜNGÖRMEZ

Discussions and academic studies on the similarities between Islamophobia and anti-Semitism have recently increased. In this context, the question whether Islamophobia is the new anti-Semitism has been asked more frequently than ever. Consequently, a rich literature is emerging which focuses on the similarities and differences between these two phenomena. In this regard, this article aims to categorize and evaluate current literature on this subject. In doing so it will provide a comprehensive analyses of the current literature on the comparison between Islamophobia and anti-Semitism.

TWENTY FIRST CENTURY EUROPE’S TEST WITH THE DEMOCRATIC VALUES
Hatice SEZER

TWENTY FIRST CENTURY EUROPE’S TEST WITH THE DEMOCRATIC VALUES
Hatice SEZER

It is mostly accepted that beginning from the fourteenth century Renaissance and Reform movements and leading to the geographical discoveries, martial, scientific and industrial revolutions, and eventually to the Age of Enlightenment, the twentieth century European countries have continuously proceeded through a progressive line of development. Eighteenth century can also be named as a period where an enlightenment consciousness has started to be questioned and shaped together with the question of “What is the Enlightenment?” Almost all of these countries have considered themselves to be the heir of such a conception of European civilization. Yet, the twentieth century would not be remembered as an age when the European countries shared the moral and material values they have been building up for centuries with each other and with the world countries. The first half of the twentieth century rather witnessed the fight of the heirs of the European civilization for throne, struggling to lay hold of Europe’s world capital. Meanwhile an evolutionary idea depending on the “hegemony of the strongest,” by surpassing all kinds of thought and system that succeeded in sheltering what is different, had led the way to the emergence of fascist regimes in Europe

A HISTORICAL TRILOGY FROM ROMAN CIVITAS TO MODERN WESTERN CIVILIZATION
MUSTAFA SAİD KURŞUNOĞLU

A HISTORICAL TRILOGY FROM ROMAN CIVITAS TO MODERN WESTERN CIVILIZATION
MUSTAFA SAİD KURŞUNOĞLU

Within the basic codes of the modern Western civilization, the position of the city states based on citizenship which emerged in the Greek polis and Roman Civitas, has gradually gained its own spirit and understanding. This spirit constitutes the civilian side with an independent theology and political understanding, and has always a separate position from the clergy and the ruling classes. This urban spirit has manifested itself through theater and opera gatherings that bring together social mythology and society experience. And this spirit has reached to the parliamentary institution by asking for more share from the ruling role. Although Catholic Christianity and aristocracy have shared Rome’s heritage among centuries, the civilian theology and politics have shown their original nature after the British Puritan civil war in Protestant and gnostic movements all over Europe. Hobbes has elaborated on and discussed the changes in post-Roman Europe by the historical concepts of Civitas, civil, city state, commonwealth and Leviathan. The nature of civil politics flows is two-way. One side is a Leviathan and the other is a civilization.

ISLAMOPHOBIA IN TURKEY WITH THE HISTORICAL BACKGROUND
MUSTAFA SAMİ MENCET

ISLAMOPHOBIA IN TURKEY WITH THE HISTORICAL BACKGROUND
MUSTAFA SAMİ MENCET

Islamophobia is the fear of Islam and Muslims to say the least. This fear is related with violence. This concept comes to mind with the reactions shown to Salman Rushdî’s book in countries where Muslims are a minority and where they are known for means of violence against Muslims. However it is possible to mention the notion of Islamophobia in the countries where Muslims are non-minority like Turkey. Although not at the level devoting of religious people as in the past, Islamophobia in Turkey nowadays appears as a negative figuration of Muslims, associated with artifical discussions of religious issues, insulting the prophet in social media and encouraging of prejudices that will cause social segregation.
In this study, moving from the representatives in the media, especially satirical magazines and twitter compared islamophobic similarities in the Turkish media and in the West and suggestions were made about the risks that could lead to social dissociation in the light of public opinion researches.

FROM CONDITIONAL HOSPITALITY TO DISSATISFACTION: READING THE RISING XENOPHOBIA IN GERMANY ON TURKISH IMMIGRANTS
FATİH KAHRAMAN

FROM CONDITIONAL HOSPITALITY TO DISSATISFACTION: READING THE RISING XENOPHOBIA IN GERMANY ON TURKISH IMMIGRANTS
FATİH KAHRAMAN

After World War II, the effects of the destruction of Europe have been felt for many years in different areas such as social, political, and economic fields. European met its human resource need lost in the war, through the middle of the 1950s until the second half of the 1970s as well as from countries that were rich in terms of labor force. Western European countries and especially Germany have used their immigrant labor force intensively in the fields they need as a result of the bilateral agreements they have made with Maghreb countries, Yugoslavia, Turkey and so on. In this study, apart from the sociological meaning of the word foreign, the relation of this phenomenon to the conditional hospitality thought is discussed. Besides the treaty signed by Germany with Turkey in 1961 in order to attract labor migrants into their countries and terminated in 1973, the conditional hospitality policy has been discussed in this study. Moreover, the rise of xenophobic rhetoric and actions against Turkish immigrants with the extreme right rising in Europe since 1980s has been discussed.

THE STORY OF THE MUSLIM “OTHERS” OF THE WEST
ÇAĞATAY SARP

THE STORY OF THE MUSLIM “OTHERS” OF THE WEST
ÇAĞATAY SARP

The relationship established between the Western and Islamic societies by means of othering is based on ancient times. This relationship, which has changed in the historical duration, is now witnessing the efforts of the Western societies to exclude as well as transform the Islamic societies. The so-called legitimacy for the most of the Western interventions is achieved with the “democracy” that is owned like the West’s new religion. With the end of the empires and the establishment of nation states, most of the Muslim communities, which have not been able to fully establish unity consciousness, have lost a great deal of their rights to life on their lands with a social and political structure open to Western intervention. The other parts of these people are exposed to life in secondary human status in the West, where they had to migrate. This stiuation causes Muslim communities to take a total stance against the West, some of which are radicalizing and are being captured by global terrorist organizations. While the West operates its international operations on a legitimate ground, on the other hand it continues to othering and re-othering Muslim societies.

THE NATURE OF ECO-CONSERVATISM
SEÇİL MİNE TÜRK

THE NATURE OF ECO-CONSERVATISM
SEÇİL MİNE TÜRK

Eco-conservatism as a hybrid blend of ecology and conservatism is a political attitude that rests on major assumptions of ecology and political themes and elements of conservatism as a political ideology. In this respect, eco-conservatism can be read as a conceptual medium that both connotes and indicates the theoretical richness of ecology as a social movement and the potential of articulation of conservatism as a political world-view. Accordingly, this paper attempts to analyze the nature of eco-conservatism with a particular reference to its major tenets and principles. The paper is structured into two main parts. The first part of the paper simply deals with how eco-conservatism can be defined and described, while the second part scrutinizes some major theoretical opportunities and limitations within the eco-conservative perspective. The major argument of this paper is that eco-conservatism is worth pondering in the sense that it provides an opportunity for understanding and explicating the theoretical and political potential of both conservatism and ecology.

ISLAM AND ITS INTERPRETATION AS A THEOLOGICAL AND POLITICAL CHALLENGE
ADEM PALABIYIK

ISLAM AND ITS INTERPRETATION AS A THEOLOGICAL AND POLITICAL CHALLENGE
ADEM PALABIYIK

The Islam and Prophet Muhammad interpretations of western thinkers of would form the perception of Islam in the west; it will cause the defining, interpretation and positioning of the religion of Islam, which would be accepted as a danger by Christianity because it suggested universalism, as a marginal (the other). Interpretation of Islam as “the other” will enable the west to define themselves as “self”, and thus Islam, along with thinkers like Thomas Aquinas, Pascal, R. Bacon and Descartes, would be denigrated as a philosophy of life that the “others” would have. Thus, in this study, it will be argued and interpreted that; the factual problems that emerged with the type of the first encounter of the west with Islam should be discussed again; what will the struggle of Islam be on the ontological side against the self-perception of the west; what reinterpreting Islam against the west means; what will be the leading role of Islam in building civilization against a mechanized Europe; and how the struggle of Islam, which will not be secularized and protects its ontological existence and continues it in a stronger way, might be to reproduce “self-perception”, against Christianity that is strengthened by being secularized.

REPRESENTATION OF SYRIAN REFUGEE CHILDREN THROUGH CARTOONS: A MICRO STUDY ON UNICEF VIDEOS
KÜBRA GÜRAN YİĞİTBAŞI • FEYZA ÜNLÜ DALAYLI

REPRESENTATION OF SYRIAN REFUGEE CHILDREN THROUGH CARTOONS: A MICRO STUDY ON UNICEF VIDEOS
KÜBRA GÜRAN YİĞİTBAŞI • FEYZA ÜNLÜ DALAYLI

This study examines the representation of refugee children in cartoons shared by the United Nations Children’s Aid Fund, a non-governmental organization based in the United States, or the institution known as UNICEF, the video sharing platform YouTube. In the cartoons that are mentioned in the study, the focus is on the semantic analysis of the forms of representation for the refugee children, which is a worldwide problem.
In this context, the themes, content and discourse used are chosen to analyze the videos that UNICEF shares on YouTube, namely “Malak and Boat”, “Mustafa’s Road” and “Ivine and Pillow Adventures”. “Semiology” will be used as a research method, and Stuart Hall’s “Cultural Representations and Understanding Practices” will be utilized. In general, when looking at these three short lines, refugee children appear to represent only “victimized children”, “lonely children without friends”, “children fleeing their countries”. On the other hand, there is no message in these contexts to raise awareness of how children’s problems will be solved; only UNICEF is required to donate.

THE NEW FORM OF THE PUBLIC-CIVIL SOCIETY RELATIONS AND THE WELFARE STATE
ABDURRAHMAN BABACAN

THE NEW FORM OF THE PUBLIC-CIVIL SOCIETY RELATIONS AND THE WELFARE STATE
ABDURRAHMAN BABACAN

As the field of activity becomes narrower in local governments, it is easier and less costly to reflect the preferences of people. Since the distance between society and administration is closer, the local government formed qt political and administrative levels produces more effective results in terms of democratic efficiency. In this new administrative form, which can also be expressed as “local governance”, the local government in an autonomous structure, assuming more responsibility to cooperate with the central government, private sector and other actors (development agencies, NGOs, etc.) At this point, while focusing on the needs and disadvantages, it is necessary to understand that NGOs hold basic responsibilities in terms of cooperating with local governments in various forms such as local education, provision of social services, empowerment of solidarity and protection of freedoms. After the collapse of welfare politics, the importance of cooperation between government and civil society has emerged. It is then necessary to talk about the increasing importance of civil society as a prominent actor in the field of social welfare, in the sense that having the basis for providing services without being exposed to the conditions of bulkiness, inefficiency and red-tape. The cooperation mechanism, recently revealed in Sultanbeyli within the context of Syrian refugees, is a good example which brings Sultanbeyli Municipality, Sultanbeyli Governorship, the Ministry of Family and Social Policy and some important non-governmental organizations together as project partners.

İlginizi Çekebilir?

13. Yıl, 50. Sayı • Ekolojik Düşünce

MAKALE ÖZETLERİ EKOLOJİK DÜŞÜNCE MÜLAKAT DEĞERLENDİRME DERKENAR KİTAP TAHLİLİ ENGLISH