53. Sayı – Avrupa’da Aşırı Sağ ve İslamofobi

 

TAKDİM

Muhafazakâr Düşünce dergisi olarak yine oldukça zengin bir içerikle karşınızdayız. Bu sayımızın dosya konusu “Avrupa’da Aşırı Sağ ve İslamofobi”. Bu sayımızla giderek artan ve olumsuz etkileri her geçen gün biraz daha hissedilen güncel bir soruna parmak basmayı hedefliyoruz. Avrupa’da son dönemde aşırı sağ siyasal partilerin güçlenmesini, aynı kapsamda çalışmalar yürüten birtakım oluşumların hem daha görünür hem daha etkili hâle gelmesini, yalnızca bu ülkelerin iç sorunu olmak görmek mümkün değil. Zira başta Müslümanlar olmak üzere, azınlıkta bulunan etnik ve dinî grupların her biri bu gelişmelerden olumsuz şekilde etkileniyor. “İslamofobi” çerçevesinde ortaya çıkan yaklaşımlar ise Müslümanların adeta bir tehdit altına girmesine neden oluyor.
İslamofobik eğilimler, Müslümanların sistem dışı bırakılması ve ötekileştirilmesi yaklaşımlarını içeriyor. Dergimizin basıma gireceği günlerde, aralarında Fransa eski Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin de bulunduğu üç yüz “aydın”ın Kuran-ı Kerim’den bazı ayetlerin çıkarılmasına yönelik talepleri bu bakış açısının en belirgin örneklerinden birini teşkil ediyor. Bu dilin hoşgörü, barış ve birlikte yaşama kültürü gibi kavramların oldukça uzağında kaldığı çok açık. Yaşanan bu son gelişme bile bu sorunun kapsamlı bir şekilde tartışılmasının ne kadar önemli olduğunu bir kez daha gösterdi. Dolayısıyla bu sayımızı, söz konusu soruna ayırmayı tarihsel ve toplumsal bir sorumluluk olarak da gördük. Karşılaşılan sorunu hem doğru şekilde tahlil etmek hem de doğru cevapları üretebilmek için dergimizin bu sayısının mütevazı bir katkı olmasını ümit ediyoruz.
Özcan Hıdır tarafından kaleme alınan “Avrupa’da “Aşırı Sağ”ın Dinî-İdeolojik ve Tarihî Temelleri-Kökenleri” başlıklı makale Avrupa-Batı’daki Aşırı Sağ Grup-Partiler ve Temel Tezâhürleri-Karakteristiklerini açıklayarak islamofobi, göçmenfobi, Nasyonal Sosyalizm-Nazizm ve Irkçılık- Kültürel Irkçılık kavramları üzerinden tartışma yürütüyor. Makale de ayrıca   Kitâb-ı Mukaddes’in radikal yorumları ve aşırı sağcı (Radikal-Extrem-Fundamentalist) Yahudi-Hıristiyan-Protestan-Evanjelik grupların aşırı sağ retoriğe etkisi de ele alınıyor.
Halil Kürşad Aslan “Aşırı Sağın Yükselişi: Resme Küresel Perspektiften Bakmak” başlıklı çalışmasında Avrupa’ da aşırı sağın yükselişini küresel bir perspektiften ele alıyor. Yazara göre, aşırı sağ partilerin güç kazanmasını açıklayan en önemli parametre, küresel ekonomik sistemdeki değişim ve dönüşümlerle beraber küreselleşmenin toplumsal dokularda ve kültürel alanda yarattığı tahribat ile ilgili. Aslan bunun yanında son dönemde  gözlemlenen ekonomik durgunluk ve genç işsizliği, artan şiddet ve terör olayları, göçmen dalgasının dünyayı sarmasıyla tetiklenen milliyetçilik ve popülizm gibi faktörlerin aşırı sağı ve yabancı düşmanlığını beslediğini savunuyor.
Bilgehan Öztürk ise “Avrupa’da Şiddete Varan Radikalleşme ve Sağ Aşırıcılık” başlıklı yazısında Avrupa’da son dönemde Müslümanlar başta olmak üzere farklı etnik ve dini gruplara yönelen saldırıları ele alıyor. Yazarın altının çizilmesi gereken tespiti, Avrupa ülkelerinde şiddet içermeyen radikal sağ siyasetin yükselişinin yanı sıra, gerek örgütlü hareketler gerekse de gayrı resmi sosyal ağlar veya bireyler eliyle gerçekleşmesi muhtemel aşırı sağ şiddetine yönelik. Bu gelişmelere rağmen aşırıcılık ve radikalleşme gibi olguların temelde dini hareketler ekseninde ele alındığını koyması oldukça önem taşıyan bir diğer tespit olarak karşımıza çıkıyor.
Derda Küçükalp, aynı sorunu teorik bir perspektiften ele alıyor. Bu bağlamda, yazar, “Egemenliğin Mantığı, Faşizm ve Şiddet” adlı makalesinde, şiddet temelli siyasetin kendisini en belirgin şekliyle faşizmde kendisini gösterdiğini ortaya koymakta. Küçüklap, faşizmi karakterize eden özellikler bağlamında modern egemenlik mantığıyla ilişkisinin izlerini sürüyor.
Dünyanın farklı yerlerinde aşırı sağ hareketlerin yükselişi ve İslamofobik eğilimlerin güçlenmesinde en önemli faktörlerden biri İslâm dininin dayandığı temel esasların kasıtlı ve ısrarlı bir şekilde yanlış anlatılması. Batılı literatürde İslâm’ın savaş ve şiddet konularına bakışının çarpıtılarak verildiği ve buradan hareketle günümüzdeki Müslüman toplumlarına yönelik bir düşmanlık algısının üretilmeye çalışıldığı hemen herkes tarafından kabul edilen bir gerçek. Bu bakımdan, İslâm dininin söz konusu kavramlara bakışını doğru anlamak ve değerlendirmek söz konusu olumsuz bakış açısına karşı etkili cevaplar üretilmesi bakımından hayatî bir önem taşıyor. Bu sayımızda yer verdiğimiz makalelerden biri, tüm dünya Müslümanların ihtiyaç duyduğu bu hakkaniyetli arayışa esaslı bir girizgâh teşkil ediyor. Dr. Hasan Doğan’ın kaleminden çıkan “İslam Hukuku Açısından Müslümanlar ve Müslüman Olmayanlar Arasındaki İlişkinin Dayandığı Esaslar Işığında Savaş-Şiddet Kavramları” başlıklı makale, Müslümanların ve gayrimüslimlerin ilişkileri bağlamında İslam dininin savaşa ve şiddete yönelik bakışını hukukî bir perspektif içinde analiz ediyor. Bu derinlikli çalışma, barışı ve sevgiyi esas alan bir din olan İslâm ile ilgili olarak oluşturulmaya çalışılan suni ve haksız algının değiştirilmesi bakımından oldukça anlamlı bir çerçeve sunuyor.
Takip eden makale, Enes Bayraklı ve Oğuz Güngörmez’in ortak imzasını taşımakta. Bayraklı ve Güngörmez, literal açıdan “İslamofobi” ve “antisemitizm” kavramlarını karşılaştırmalı olarak değerlendiriyor. Yazarlar, bu bağlamda, özellikle “İslamofobi yeni anti-Semitizm mi?”sorusunun cevabını arayan güncel akademik literatürü tarıyor. Literatür taramasının alana hakimiyeti gerektiren zorlu bir çaba olduğu malûm. Yazarlar, “İslamofobi ve Anti-Semitizm Karşılaştırmalarını Anlamlandırmak: Kapsamlı Bir Literatür Değerlendirmesi” başlıklı makalelerinde bu yükü başarıyla taşıyorlar.
Bu sayımızın dosya konusuyla ilgili makalelerden bir diğerinin yazarı Hatice Sezer. Sezer, yirminci yüzyılın ilk yarısında Avrupa’da yükselen faşist rejimlerinin arka planına odaklanıyor. Günümüzde yükselen aşırı sağ ve radikal hareketleri doğru tahlil edebilmek için kültürel ve siyasî geçmişlerini doğru okuyabilmek oldukça önemli. Sezer, makalesinde, faşist hareketlerin geçmişteki yükselişiyle günümüzdeki siyasal ve ekonomik süreçler arasındaki ilişkiye dikkat çekiyor.
Mustafa Said Kurşunoğlu, “Roma Civitas’ından Modern Batı Sivilizasyonuna Uzanan Tarihsel Üçleme” başlıklı makalesinde, modern Batı medeniyetinin oluşumunda, Roma’nın “civitas” kavramının etkilerini araştırıyor. Kurşunoğlu, Roma kültürünün, modern Batı düşüncesinin oluşmasında düşünülenden daha etkili olduğunu ileri sürüyor. Bu bağlamda, yazar, Roma’nın Batı üzerindeki etkilerinin çok yönlü ve çok boyutlu bir görünüme sahip olduğunu gösteriyor.
Buraya kadar olan makalelerimiz, İslamofobinin Batı dünyasında ortaya çıkan yüzüyle ilgili. Ancak son dönemde Türkiye’de de İslamofobik birtakım eğilimlerin ortaya çıktığını görmemiz gerek. Bu bakımdan, “Tarihsel Arka Planıyla Türkiye’de İslamofobi” başlıklı yazısında Mustafa Sami Mencet özellikle mizah dergileri ve sosyal medyada İslamofobik bir yaklaşımın yükseldiğini ortaya koyuyor. Bu çalışmanın Türkiye’deki güncel bir soruna parmak basması hasebiyle ayrı bir değer taşıdığını da söylemek mümkün.
Bu sayımızda, dosya içeriğimizle bağlantılı son yazı, Fatih Kahraman imzasını taşıyor. “Koşullu Konukseverlikten Hoşnutsuzluğa: Almanya’da Yükselen Yabancı Düşmanlığını Türk Göçmenler Üzerinden Okumak” makalede, yazar, Avrupa’da yükselen yabancı düşmanlığını Türklerin gördüğü kötü muamele üzerinden değerlendiriyor. Yazar, Avrupa’da aşırı sağın ve yabancı düşmanlığının yükselişinin Türk toplumuna zarar verdiğini örnekler üzerinden anlatıyor.
Bildiğiniz gibi, her sayımızda dosya konusu dışındaki muhafazakarlıkla ilgili nitelikli başka yazılara da yer veriyoruz. Dergimiz, elinizdeki sayısıyla bu açıdan da oldukça nitelikli bir içeriğe sahip. Dosya dışı yazılarımızın ilki, Seçil Mine Türk’e ait. Türk, “Eko-Muhafazakarlığın Doğası” başlıklı çalışmasında, ekoloji ve muhafazakarlığın kesişim kümesindeki “eko-muhafakarlık” anlayışını detaylı bir şekilde ele alıyor. Yazara göre, eko-muhafazakârlık, sahip olduğu potansiyelle önümüzdeki dönemde daha sıklıkla karşılaşılacak kavramlardan biri.
Dikkat çekici bir diğer yazımızın başlığı “Teolojik ve Siyasi Bir Meydan Okuma Olarak İslam ve Yorumu”; yazarı ise Adem Palabıyık. Yazar, makalesinde, Batının İslam ile girdiği ilk tanışma biçimiyle birlikte ortaya çıkan olgusal problemlerin yeniden tartışılması gerektiğini ortaya koyuyor. Palabıyık, bu amaçla, tarihsel metinlerden yola çıkarak Batı dünyasında şekillenen İslam algısının kökenlerini sorguluyor. Buradan hareketle, Palabıyık, İslam’ın “ben idrakini” yeniden üretme çabasının nasıl bir yöntemle olabileceğini tartışıyor.
Bu sayımızın sonuna yaklaşırken Kübra Güran Yiğitbaşı ve Feyza Ünlü Dalaylı imzalı “Suriyeli Mülteci Çocukların Çizgi Film Aracılığıyla Temsili: Unicef Videoları Üzerine Bir Mikro Çalışma” başlıklı makale ile karşılaşıyoruz. Makale, UNICEF tarafından hazırlanan ve sosyal paylaşım sitelerinde yayınlanan kısa videolarda Suriyeli mülteci çocukların temsiline odaklanıyor. Yazarın tespiti, UNICEF tarafından paylaşılan çizgi filmlerde kullanılan unsurların çocuk hedef kitle için uygun olmadığı yönünde. Somut bir soruna parmak basan bu çalışmanın dikkat çekeceğini ümit ediyoruz.
Elinizdeki sayıdaki son makale, “The New Form of the Public-Civil Society Relations and the Welfare State” başlığını taşıyor. Abdurrahman Babacan bu makalesinde bir saha çalışmasından hareketle yerel yönetimlerin “refah devleti” anlayışı bağlamındaki değişen rollerini tartışmakta. İstanbul’un Sultanbeyli ilçesinde yapılan bir araştırmaya dayalı bu çalışma, kuşkusuz konuyla ilgilenen araştırmacılar için yeni kapılar aralanmasına vesile olacaktır.
“Tarihten” kısmında Yahya Afif’in, Sebilürreşad dergisinde yayınladığı  “İslâmiyet ve Asrîlik” başlıklı değerlendirme Adem Efe tarafından yayına hazırlandı. Afif bu değerlendirmesinde Türk devlet ve düşünce tarihinde asriliğin/çağdaşlığın Tanzimat Devri’nden bu yana yanlış algılanıp uygulandığını iddia ediyor ve İslam’ın asrilikle bağdaşamayacağı görüşünü eleştiriyor.
Görüldüğü üzere, Muhafazakâr Düşünce, yine okurlarını fikrî açıdan tatmin edecek bir içeriğe sahip. Yazarlarımızın katkıları, okurlarımızın eleştiri ve değerlendirmeleri daha iyi sayılar hazırlamak açısından bizi motive eden en önemli unsurlardan biri. Bu nedenle, her türlü eleştiri, katkı ve değerlendirmeye açık olduğumuzu bir kez daha hatırlatıyor, iyi okumalar diliyoruz.
Bu sayımızı yayıma hazırlarken hepimizi üzen bir vefat haberi aldık. Yayın Kurulu üyemiz Prof. Dr. Hüsamettin Arslan’ı kaybettik. Hüsamettin Hoca, yalnızca bir akademisyen değildi. Aynı zamanda Türkiye’de eleştirel bir sosyoloji geleneğinin oluşmasında ciddi katkısı olan bir fikir emekçisiydi. Hocamızı rahmet ve saygıyla anıyor; ruhunun şad, mekanının cennet olmasını temenni ediyoruz.

Avrupa’da Aşırı Sağ ve İslamofobi

AVRUPA’DA “AŞIRI SAĞ”IN DİNÎ-İDEOLOJİK VE TARİHÎ TEMELLERİ-KÖKENLERİ - ÖZCAN HIDIR

AVRUPA’DA “AŞIRI SAĞ”IN DİNÎ-İDEOLOJİK VE TARİHÎ TEMELLERİ-KÖKENLERİ - ÖZCAN HIDIR

Genelde Batı’da özelde ise Avrupa’da son yıllarda yükseliş trendinde olup neredeyse “Avrupa-Batı’nın yeni normali” haline gelen ve “aşırı (extrem) sağ”, “radikal sağ”, “popülist sağ” veya “yeni sağ” gibi nitelemelerle anılan “aşırı sağ”ın dinî-ideolojik ve tarihî temelleri-kökenlerini bilmek, günümüz aşırı sağcı söylem-eylem ve politikaları anlamada son derece önemlidir. Aşırı sağın popülist, göçmenfobik-islamofobik-İslâm karşıtı ve ırkçı bir yöne evirildiği özellikle 11 Eylül hadisesi sonrasında bu temelleri analiz etmek çok daha önem kazanmıştır. Bu çalışmamızda biz, öncelikle aşırı sağın temel karakteristiklerini, gelişim seyrini, özellikle Avrupa ülkelerindeki başlıca aşırı sağ grup-partileri ele alacağız. Daha sonra ise aşırı sağın dinî-tarihî-ideolojik kökenlerini “fobiler (zenofobi, göçmenfobi, İslamofobi-Türkofobi)”, “nasyonal sosyalizm (Nazizm)-ırkçılık” ve Kitâb-ı Mukaddes’in radikal yorumların aşırı sağcı Yahudi-Hıristiyan-protestan-evanjelik gruplarca kullanımı başlıkları altında ele aldık.

AŞIRI SAĞIN YÜKSELİŞİ: RESME KÜRESEL PERSPEKTİFTEN BAKMAK - HALİL KÜRŞAD ASLAN

AŞIRI SAĞIN YÜKSELİŞİ: RESME KÜRESEL PERSPEKTİFTEN BAKMAK - HALİL KÜRŞAD ASLAN

Son çeyrek asır içinde yapılan seçimlerde aşırı sağ partiler sistematik ve istikrarlı bir biçimde yükseliş eğilimindedir. Öte yandan aşırı sağ partiler bazı ülkelerde yükselirken diğer bazılarında farklı bir seyir izlemektedir: ya hiç prim yapmamakta veya önce yükselip sonra iniş eğilimine girmekte ya da dalgalı bir patika izlemektedir. Bu noktadan hareketle, çalışmanın ana argümanı; aşırı sağ partilerin güç kazanmasını açıklayan en önemli parametrenin, küresel ekonomik sistemdeki değişim ve dönüşümlerle beraber küreselleşmenin toplumsal dokularda ve kültürel alanda yarattığı tahribat ile ilgili olduğu şeklindedir. Aşırı sağı besleyen başlıca olay ve olgular son on yılda gözlemlenen ekonomik durgunluk ve genç işsizliği, artan şiddet ve terör olayları, göçmen dalgasının dünyayı sarmasıyla tetiklenen milliyetçilik ve popülizm gibi faktörlerdir. Bu makalede, Peter Gourevitch tarafından uluslararası ilişkiler disiplinine kazandırılan “ikinci düzeye tersten bakış” metaforundan yararlanılmaktadır. Bu teorik modelin desteği ile aşırı sağ partilerin yükselişinin küresel dinamiklerle başarılı bir şekilde ilişkilendirilebileceği tezi savunulmaktadır. Gourevitch’e göre, merkezi bir devletin var olmadığı küresel sistemde oluşan dev dalgaların devletlere ve toplumlara doğru nüfuz etmesi kaçınılmazdır. Böylelikle aşırı sağ siyasi oluşumların gelişim ve kurumsallaşmasının anlaşılması kolaylaşacaktır. Ayrıca, aşırı sağın yükselişindeki temel sebep-sonuç ilişkisinin doğru biçimde ortaya konulması ile daha sağlıklı siyasi sistemlerin hem devletler bazında hem de küresel yönetişimde tesis edilebilmesi kolaylaşacaktır.

AVRUPA’DA ŞİDDETE VARAN RADİKALLEŞME VE SAĞ AŞIRICILIK - BİLGEHAN ÖZTÜRK

AVRUPA’DA ŞİDDETE VARAN RADİKALLEŞME VE SAĞ AŞIRICILIK - BİLGEHAN ÖZTÜRK

Son yıllarda gerçekleşen bir dizi terör saldırısı, aşırı sağın şiddete varan radikalleşmesinin son derece yıkıcı potansiyelini ortaya koyduğu için bu olgunun dinamikleri ve oluşturduğu tehditler üzerine yeni bir ilgi ve tartışma dalgası başladı. Savunmasız gruplara (Müslümanlar, Romanlar, göçmenler ve mülteciler vs.) yönelik saldırılar ve nefret söylemi vakalarındaki artışla birlikte düşünüldüğünde daha tahammülsüz, dışlayıcı ve şiddete varan aşırıcılığı normalleştiren geniş ve köklü bir temayülün Avrupa ülkelerinde ortaya çıktığına dair endişeler var. Ayrıca, Avrupa siyasi bağlamında yerlici milliyetçiliğin yükselişi ve göçmenlere karşı düşmanca kamusal söylemlerin gelişmesi gibi ortaya çıkan temayüller, geleneksel olarak aşırı sağa atfedilen fikirleri ana akım tartışmaya taşıdı. Şiddet içermeyen radikal sağ siyasetin yükselişinin yanı sıra, gerek örgütlü hareketler gerekse de gayrı resmi sosyal ağlar veya bireyler eliyle gerçekleşmesi muhtemel aşırı sağ şiddetine dair kaygılar giderek artıyor. Bu arka plana rağmen şiddete varan aşırıcılık ve radikalleşme gibi olguların Avrupa’da hala büyük oranda din temelli oluşumlar kapsamında ele alındığı, aşırı sağın ise yeteri kadar bu çerçevede dikkate alınmadığı gözlenmektedir.

EGEMENLİĞİN MANTIĞI, FAŞİZM VE ŞİDDET - DERDA KÜÇÜKALP

EGEMENLİĞİN MANTIĞI, FAŞİZM VE ŞİDDET - DERDA KÜÇÜKALP

Her siyasal ilişki bir egemenlik ilişkisidir ve bu nedenle de şiddet içerir. Siyasi rejimlerin içermiş olduğu şiddet ideolojiler yoluyla meşrulaştırılır. Liberalizm negatif özgürlük, hukuk devleti, sınırlı iktidar, serbest piyasa gibi kavramlar yoluyla egemeni gizleyerek şiddeti adeta görünmez kılar. Sosyalizm açık şiddeti komünist topluma gitmenin bir aracı olarak görür. Bu yazının konusunu oluşturan faşizm ise şiddetin siyasetin doğasından kaynaklanan bir gereklilik olduğunu kabul eder. Şiddeti bir gereklilik olarak görmesi ve hatta yüceltmesi nedeniyle egemenliğin mantığının en açık şekilde faşizmde tezahür ettiğini söylemek mümkündür. Kuvvet politikası, eşitsizliğin olumlanması, toplumu ve zamanı kontrol etme arzusu, irrasyonel ve immoral politik eylem anlayışı faşizmi karakterize eden bazı özelliklerdir. Bu özelliklerin her birinde egemenliğin mantığının izini sürmek mümkündür.

İSLAM HUKUKU AÇISINDAN MÜSLÜMANLAR VE MÜSLÜMAN OLMAYANLAR ARASINDAKİ İLİŞKİNİN DAYANDIĞI ESASLAR IŞIĞINDA SAVAŞ-BARIŞ KAVRAMLARI - HASAN DOĞAN

İSLAM HUKUKU AÇISINDAN MÜSLÜMANLAR VE MÜSLÜMAN OLMAYANLAR ARASINDAKİ İLİŞKİNİN DAYANDIĞI ESASLAR IŞIĞINDA SAVAŞ-BARIŞ KAVRAMLARI - HASAN DOĞAN

İslam dini, mensuplarının aynı dünyayı paylaştıkları gayrimüslimlerle münasebetleri hususunda bazı esaslar belirlemiş ve düzenlemelere gitmiştir. Bu prensipler etrafında Hz. Peygamber (SAV)’in ve ilk Müslümanların yaşadıkları tecrübeler sonraki asırlar ve nesiller için örnek teşkil etmektedir. İslam’ın inanç ve hukuk sistemindeki genel yaklaşım ve buna dair Hz. Peygamber (SAV)’in uygulamaları doğru tespit edilmeden Müslümanların diğer inançlara mensup kişi ve toplumlarla ilişkilerine dair isabetli değerlendirmelerde bulunulması mümkün değildir. Bu meyanda barış, savaş ve buna bağlı olarak şiddet kavramlarının bahsi geçen resimde yanlış noktalara yerleştirilmemesi, hem Müslümanların kendi ideal pozisyonlarını belirlemeleri, hem de gayrimüslimlerin İslamiyet ve Müslümanları tanırken/tanımlarken hakkaniyetten ayrılmamaları için büyük önem taşımaktadır. Bu çalışmada Müslümanların gayrimüslimlerle ilişkilerinin dayandığı esaslara dair yapılan değerlendirmelerde ön plana çıkarılan ayet ve hadisler ele alınmakta ve İslam hukukunun bakış açısını tespit edebilmek amacıyla bir perspektif geliştirilmeye gayret gösterilmektedir. – Tam Makaleyi Okuyun

İSLAMOFOBİ VE ANTİ-SEMİTİZM KARŞILAŞTIRMALARINI ANLAMLANDIRMAK: KAPSAMLI BİR LİTERATÜR DEĞERLENDİRMESİ - ENES BAYRAKLI • OĞUZ GÜNGÖRMEZ

İSLAMOFOBİ VE ANTİ-SEMİTİZM KARŞILAŞTIRMALARINI ANLAMLANDIRMAK: KAPSAMLI BİR LİTERATÜR DEĞERLENDİRMESİ - ENES BAYRAKLI • OĞUZ GÜNGÖRMEZ

Anti-Semitizm ile İslamofobi arasındaki benzerliklere yönelik sürdürülen tartışmalar son zamanlarda oldukça artmıştır. Bu kapsamda akademide ve kamuoyunda “İslamofobi yeni anti-Semitizm mi?” sorusu çok fazla sorulmaya başlanmış ve iki olgu arasındaki benzerlik ve farklılıkların tartışıldığı çok sayıda çalışmanın yer aldığı zengin bir literatür ortaya çıkmıştır. Bu bakımdan elinizdeki makale konuyla ilgili ortaya konan çalışmalar ve yürütülen tartışmaları sınıflandırarak bu konuya dair genel bir çerçeve çizmek ve ortaya çıkan zengin literatürü değerlendirmek amacıyla kaleme alınmıştır. Bu çerçevede İslamofobi ve anti-Semitizm karşılaştırmasına yönelik ortaya konmuş olan çalışmalar ve sürdürülen tartışmalar çeşitli konu başlıkları altında tasnife tabi tutularak okuyucuya kapsamlı ve bütünlüklü bir çerçeve sunulmaktadır.

YİRMİ BİRİNCİ YÜZYIL AVRUPA’SININ DEMOKRATİK DEĞERLERLE SINAVI - HATİCE SEZER

YİRMİ BİRİNCİ YÜZYIL AVRUPA’SININ DEMOKRATİK DEĞERLERLE SINAVI - HATİCE SEZER

Yirminci yüzyıl Avrupa devletlerinin, yaklaşık on dördüncü yüzyıl Rönesans ve Reform hareketlerinden itibaren gerçekleşen Coğrafi Keşifler, askeri, bilimsel ve sanayi devrimleri vasıtasıyla, Aydınlanma Çağı olarak nitelendirilen on sekizinci yüzyıla değin sürekli ilerlemeci bir çizgide gelişme gösterdikleri genel kabul görmektedir. On sekizinci yüzyıl aydınlanma bilincinin “Aydınlanma Nedir?” sorusuyla sorgulanmaya ve şekillenmeye başladığı dönem olarak da adlandırılabilir. Avrupa devletlerinin belki hemen her biri kendisini böyle bir Avrupa medeniyetinin mirasçısı saymaktaydı. Fakat yirminci yüzyıl, Avrupa devletlerinin asırlardır biriktirdikleri maddi ve manevi değerleri birbirleriyle ve dünyanın diğer ülkeleriyle paylaştıkları bir çağ olarak anılmayacaktı. Yirminci yüzyılın ilk yarısı daha çok Avrupa’nın dünya sermayesini ele geçirmeye çalışan Avrupa medeniyeti mirasçılarının ‘taht kavgası’na şahit olurken, “en güçlünün hakimiyeti”ne dayalı evrimci bir düşünce, farklılıkları kendi içerisinde barındırmayı başarabilmiş her türlü düşünce ve sistemin ötesine geçerek, Avrupa’da faşist rejimlerin ortaya çıkmasına yol açmıştı.

ROMA CİVİTAS’INDAN MODERN BATI SİVİLİZASYONUNA UZANAN TARİHSEL ÜÇLEME - MUSTAFA SAİD KURŞUNOĞLU

ROMA CİVİTAS’INDAN MODERN BATI SİVİLİZASYONUNA UZANAN TARİHSEL ÜÇLEME - MUSTAFA SAİD KURŞUNOĞLU

Modern Batı medeniyetinin temel kodları içerisinde antik Roma’nın şehir ve şehirli anlayışı önemli bir yer tutmaktadır. Grek polisi ve Roma civitas’ında ortaya çıkan vatandaşlığa dayalı şehir devletlerin konumları zamanla kendine özgü bir ruh ve anlayışa sahip olmuştur. Bu ruh müstakil bir teoloji ve politik anlayışla sivil tarafı teşkil ederek, ruhban ve yönetim sınıflarından ayrı bir konumu her zaman muhafaza etmiştir. Bu şehirli ruh mitoloji ile toplum yaşantısını bir araya getiren tiyatro ve opera toplanmaları aracılığı ile kendisini tezahür ettirmiş ve yönetim erkinden daha fazla pay isteyerek parlamento kurumsallığına ulaşmıştır. Roma’nın mirasını Katolik Hıristiyanlık ve aristokrasiler uzun yüzyıllar paylaşmış olsalar da sivil teoloji ve politik İngiliz Püriten iç savaşından sonra kendi özgün doğasını Protestan ve gnostik hareketlerle tüm Avrupa’da göstermiştir. Hobbes Roma sonrası Avrupa’da yaşanan değişimleri Roma Civitas’ı, şehir devleti, Commonwealth, Leviathan kavramları çerçevesinde tarihsel bir perspektifle ele almıştır. Sivil politiğin doğası iki yönlüdür. Bir yönü ile o bir Leviathan iken öte yüzü ile de civilization’dur.

TARİHSEL ARKA PLANIYLA TÜRKİYE’DE İSLAMOFOBİ - MUSTAFA SAMİ MENCET

TARİHSEL ARKA PLANIYLA TÜRKİYE’DE İSLAMOFOBİ - MUSTAFA SAMİ MENCET

İslamofobi, en basit tabiriyle İslam’dan ve Müslümanlardan duyulan korkudur. Bu korku tıpkı diğerleri gibi şiddetle iç içedir. Salman Rüşdî’nin kitabına gösterilen tepkilerle gündeme gelen bu kavram, Müslümanların azınlıkta olduğu ülkelerde Müslümanlara yönelik şiddet olaylarıyla anılır hale gelmiştir. Ancak Türkiye gibi halkın büyük bir çoğunluğunun Müslüman olduğu ülkelerde de İslamofobi’den söz etmek mümkündür. Türkiye’de İslamofobi, genellikle İslami kavramların suni tartışmalarla gündeme gelerek dinin itibarsızlaştırılması, Müslümanların mizah yoluyla alay konusu edilmesi, sosyal medya başta olmak üzere çeşitli mecralarda Müslümanların Peygamberine hakaret edilmesi ya da en hafifinden İslam’a ve Müslümanlara ait birçok olgunun olumsuz temsillerle sunularak toplumsal ayrışmaya neden olacak önyargıların güçlendirilmesi şeklinde tezahür etmektedir.
Çalışmada mizah dergileri ve twitterdaki örneklerden hareketle Batı’daki İslamofobi kavramının beslendiği düşünce biçiminin tarihsel arka plan ile Türk medyasındaki İslamofobik benzerlikler karşılaştırılmakta, yapılan kamuoyu araştırmalarının ışığında toplumsal ayrışmaya yol açabilecek riskler hakkında önerilerde bulunularak konunun önemine dikkat çekilmektedir.

MÜLAKAT

KOŞULLU KONUKSEVERLİKTEN HOŞNUTSUZLUĞA: ALMANYA’DA YÜKSELEN YABANCI DÜŞMANLIĞINI TÜRK GÖÇMENLER ÜZERİNDEN OKUMAK - FATİH KAHRAMAN

KOŞULLU KONUKSEVERLİKTEN HOŞNUTSUZLUĞA: ALMANYA’DA YÜKSELEN YABANCI DÜŞMANLIĞINI TÜRK GÖÇMENLER ÜZERİNDEN OKUMAK - FATİH KAHRAMAN

II. Dünya Savaşı sonrasında Avrupa’nın yaşadığı yıkımın etkileri toplumsal, siyasal, ekonomik vb. farklı alanlarda uzun yıllar hissedilmiştir. Avrupa savaşta kaybedilen insan kaynağını yoğunlukla 1950’lerin ortasından 1970’li yılların ikinci yarısına kadar işgücü açısından zengin olan ülkelerden sağlamıştır. Başta Almanya olmak üzere Batı Avrupa ülkeleri Mağrip ülkeleri, Yugoslavya, Türkiye vb. ülkelerle yaptıkları ikili anlaşmalar sonucunda ihtiyaç duydukları alanlarda göçmen emeğini  yoğun şekilde kullanmıştır. Bu çalışmada yabancının sosyolojik anlamıyla birlikte koşullu konukseverlik düşüncesi ile ilişkisi, Almanya’nın göçmen işgücünü kendi ülkesine çekebilmek için Türkiye ile 1961 yılında imzaladığı İşgücü Alım Antlaşması’ndan, işgücü alımının Almanya tarafından durdurulduğu 1973 yılına kadar koşullu bir konukseverlik politikası izlediği,  1980’lerden itibaren Avrupa’da yükselen aşırı sağ  ile birlikte Türk göçmenlere karşı zenofobik söylem ve eylemlerin artması tartışılmıştır.

BATI’NIN MÜSLÜMAN “ÖTEKİLERİ”NİN HİKÂYESİ - ÇAĞATAY SARP

BATI’NIN MÜSLÜMAN “ÖTEKİLERİ”NİN HİKÂYESİ - ÇAĞATAY SARP

Batı ve İslam toplumları arasında ötekileştirme üzerinden kurulan ilişki çok eski zamanlara dayanmaktadır. Tarihsel süreç içerisinde değişim gösteren bu ilişki günümüzde Batılı toplumların İslam toplumlarını hem dışlama hem de dönüştürme çabalarına sahne olmaktadır. Yapılan Batılı müdahalelerin çoğu için sözde meşruiyet Batı’nın yeni diniymişçesine sahip çıktığı “demokrasi” ile sağlanmaktadır. İmparatorlukların sona ermesi ve ulus devletlerin kurulmasıyla beraber birlik bilincini tam olarak tesis edememiş olan Müslüman toplulukların çoğu ise Batılı müdahaleye açık bir toplumsal ve siyasal yapı ile kendi topraklarında yaşam haklarını büyük ölçüde yitirmektedirler. Bu kimselerin diğer kısmı ise göç etmek zorunda kaldıkları Batı’da ikincil insan statüsünde yaşamaya maruz kalmaktadırlar. Bu durum, Müslüman toplulukları Batı’ya karşı topyekûn bir tavır alışa iterken, bir kısmının da radikalleşmesine ve küresel terör örgütlerinin eline düşmesine sebep olmaktadır. Batı, radikalleşmesine sebep olduğu bu gruplar üzerinden bir yandan uluslararası operasyonlarını kendince meşru bir zeminde yürütürken, bir taraftan da Müslüman toplumları ötekileştirmeye ve yeniden ötekileştirmeye devam etmektedir.

Derkenar

EKO-MUHAFAZAKÂRLIĞIN DOĞASI - SEÇİL MİNE TÜRK

EKO-MUHAFAZAKÂRLIĞIN DOĞASI - SEÇİL MİNE TÜRK

Ekoloji ve muhafazakârlığın melez bir bileşimi olarak eko-muhafazakârlık ekoloji düşüncesinin temel bazı varsayımları ile bir siyasal ideoloji olarak muhafazakârlığın bünyesinde barındırdığı bazı temel siyasal temalara ve unsurlara dayanmaktadır. Bu bakımdan, eko-muhafazakârlık hem toplumsal bir hareket olarak ekolojinin teorik zenginliğini ifade eden ve bu zenginliğe işaret eden hem de muhafazakârlığın eklemleme potansiyeline temas eden kavramsal bir aracı olarak okunabilir. Bu doğrultuda söz konusu çalışma -temel kabullerine ve ilkelerine atıfta bulunarak- eko-muhafazakârlığın doğasını analiz etmeye çalışacaktır. Çalışma iki ana kısımdan meydana gelmektedir. Çalışmanın ilk kısmı basitçe eko-muhafazakârlığın nasıl tarif ve tasvir edilebileceğini ele alacak, ikinci kısım ise eko-muhafazakâr perspektifteki temel bazı imkânları ve sınırlılıkları mercek altına alacaktır. Çalışmanın ana argümanı, eko-muhafazakârlığın hem muhafazakârlığın hem de ekoloji düşüncesinin teorik ve siyasal potansiyelini anlamak ve açıklamak açısından sunduğu fırsat temelinde üzerinde düşünmeye değer bir görünüm arz ettiğidir. 

TEOLOJİK VE SİYASİ BİR MEYDAN OKUMA OLARAK İSLAM VE YORUMU - ADEM PALABIYIK

TEOLOJİK VE SİYASİ BİR MEYDAN OKUMA OLARAK İSLAM VE YORUMU - ADEM PALABIYIK

Batılı düşünürlerin İslam ve Hz. Muhammed yorumlamaları, batının İslam algısını oluşturacak ve evrensellik iddiasında bulunduğu için Hıristiyanlık tarafından tehlike olarak kabul edilecek İslam dininin, öteki olarak tanımlanması, yorumlanması ve konumlandırılmasına sebep olacaktır. İslam’ın “öteki” olarak yorumlanması batının kendisini “ben” olarak tanımlamasını sağlayacak ve böylece Thomas Aquinas, Pascal, R. Bacon ve Descartes gibi düşünürler ile birlikte İslam, ötekinin sahip olabileceği bir hayat felsefesi olarak kötülenecektir. İşte bu çalışmada, batının İslam ile girdiği ilk tanışma biçimiyle birlikte ortaya çıkan olgusal problemlerin yeniden tartışılması gerektiğini; batının ben idraki karşısında ontolojik olarak İslam’ın mücadelesinin nasıl olacağı; İslam’ın batı karşısında yeniden yorumlanmasının hangi anlama geldiği; mekanikleşen bir Avrupa karşısında medeniyet inşa etmede İslam’ın öncü rolünün ne olacağı ve sekülerleştirilerek güçlendirilen Hıristiyanlık karşısında sekülerleştirilmeyerek ontolojik varlığını koruyan ve daha güçlü olarak devam ettirebilen İslam’ın “ben idrakini” yeniden üretme çabasının nasıl bir yöntemle olabileceği tartışılacak ve yorumlanacaktır.

SURİYELİ MÜLTECİ ÇOCUKLARIN ÇİZGİ FİLM ARACILIĞIYLA TEMSİLİ: UNİCEF VİDEOLARI ÜZERİNE BİR MİKRO ÇALIŞMA - KÜBRA GÜRAN YİĞİTBAŞI • FEYZA ÜNLÜ DALAYLI

SURİYELİ MÜLTECİ ÇOCUKLARIN ÇİZGİ FİLM ARACILIĞIYLA TEMSİLİ: UNİCEF VİDEOLARI ÜZERİNE BİR MİKRO ÇALIŞMA - KÜBRA GÜRAN YİĞİTBAŞI • FEYZA ÜNLÜ DALAYLI

Bu çalışma, Amerika kaynaklı bir sivil toplum kuruluşu olan, Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu veya kısaca UNICEF olarak bilinen kurumun, video paylaşım platformu olan YouTube üzerinden dünya ile paylaştığı çizgi filmlerde mülteci çocukların temsilini incelemektedir. Çalışmada sözü edilen çizgi filmlerde, dünya çapında bir problem olan mülteciliğin, Suriyeli mülteci çocuklar özelinde temsil biçimlerinin göstergebilimsel açıdan analizine odaklanılmaktadır.
Bu bağlamda, kullanılan tema, içerik ve söylemlerin benzerliğinden yola çıkılarak, UNICEF’in YouTube üzerinden paylaşmış olduğu, “Malak ve Tekne”, “Mustafa’nın Yolu” ve “Ivine ve Yastığın Maceraları” isimli videolar analiz edilmek üzere seçilmiştir. Araştırma yöntemi olarak “Göstergebilim” kullanılacak olup, Stuart Hall’un “Kültürel Temsiller ve Anlamlandırma Uygulamalarından” da yararlanılacaktır. Genel olarak bu üç kısa çizgi filme bakıldığında, mülteci çocukların temsilleri yalnızca “mağdur çocuklar”, “arkadaşı olmayan yalnız çocuklar”, “ülkelerinden kaçan çocuklar” şeklinde ortaya çıktığı görülmektedir. Öte yandan bu içeriklerde, çocukların sorunlarının nasıl çözüleceğine dair farkındalık kazandırmaya yönelik bir mesaj bulunmamakta; yalnızca UNICEF’e bağış yapılması talep edilmektedir.

DEVLET SİVİL TOPLUM İLİŞKİSİNİN YENİ FORMU VE REFAH DEVLETİ - ABDURRAHMAN BABACAN

DEVLET SİVİL TOPLUM İLİŞKİSİNİN YENİ FORMU VE REFAH DEVLETİ - ABDURRAHMAN BABACAN

Merkezileşme yerine daha dar bir faaliyet alanında işlev yürüten yerel yönetimler, bu alanlarda yaşayan bireylerin tercihlerini yansıtmak açısından daha kolay ve daha az maliyetli hizmetler sunmaktadır. Toplum ve yönetim arasındaki mesafe daha kısa olduğundan, yerel hükümet siyasi ve idari seviyede demokratik etkinlik açısından daha etkili sonuçlar üretmektedir. “Yerel yönetişim” olarak da ifade edilebilen bu yeni idari formda yerel yönetim anlayışı, merkezi yönetimle, özel sektörle ve diğer aktörlerle (kalkınma ajansları, STK’lar vb.)  işbirliği yapmak suretiyle, özerklik ve verimlilik açısından daha fazla sorumluluk alan bir formda ifade bulmaktadır. Bu noktada insan ihtiyaç ve dezavantajlarına yönelirken, STK’ların yerel yönetimlerle işbirliği içerisinde, yerel eğitim, sosyal hizmet, sosyal dayanışmanın güçlendirilmesi ve insan haklarının korunması gibi temel işlevlere sahip olduğunu belirtmek gerekir. Refah politikasının çöküşünden sonra, hükümet ve sivil toplum arasındaki işbirliğinin önemi gittikçe artmaktadır. Bu bakımdan, hantallık, verimsizlik ve bürokratizm gibi merkezi hükümetlerin dezavantajlı koşullarına maruz kalmadan hizmet sunma temeline sahip olma anlamında, sivil toplumun önemi gittikçe artmaktadır. Bu bağlamda Sultanbeyli sınırları dâhilinde mülteciler için oluşturulmuş ve Sultanbeyli Belediyesi, Sultanbeyli Kaymakamlığı, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı ve bazı önemli STK’ları proje ortakları olarak bir araya getiren önemli bir işbirliği mekanizması, buna iyi bir örnek teşkil etmektedir. 

İslamiyet ve Asrilik

İSLÂMİYET VE ASRÎLİK - YAY. HAZ.: ADEM EFE

İSLÂMİYET VE ASRÎLİK - YAY. HAZ.: ADEM EFE

İşlerimizi asra göre uydurmak fikri bizde, oldukca kadîm bir tarih-i tevellüde mâlikdir. İslâmiyet bize, dâimâ asrîlik fikrini ilhâm eden bir menbâ-ı feyyaz, bize dâimâ teceddüd yollarını gösteren bir mürşid-i kâmil iken, biz ona karşı çoktan beri gözlerimizi kapamış, kulaklarımızı tıkamış bulunuyor idik. “Mum kendi dibine ışık vermez.” ve “Ol mahiler ki derya içreler deryayı bilmezler.” darb-ı meselleri icâbınca dâimâ gözümüzün önünde müncelî bulunan İslâmiyet bizi tenvîr edemiyordu. İçinde bulunduğumuz o deryayı hikmetin ne olduğunu anlayamıyor idik. Avrupa ile temâsımız bize bir yenilik ve asrîlik ruhu nefh etti.

İlginizi Çekebilir?

SEYYİD HÜSEYİN NASR İLE MÜLAKAT: DİN VE ÇEVRE ÜZERİNE

SEYYİD HÜSEYİN NASR İLE MÜLAKAT: DİN VE ÇEVRE ÜZERİNE Seyyid Hüseyin Nasr George Washington Üniversitesi ...