AVRUPA’DA VE TÜRKİYE’DE MUHAFAZAKARLIK

9-10Muhafazakârlık, modern dünyanın ana siyasi ve kültürel akımlarından biri olmakla beraber, özellikle Türkiye’de bu ağırlığı ölçüsünde fikri bir ilgiye mazhar
olamamıştır. Türkiye’de, bilhassa çok partili hayata geçildiği dönemlerde siyasi olarak muhafazakâr partiler iktidarda olsa da, bu muhafazakâr düşüncenin
ve üslubun gelişmesi manasına gelmemiştir. Muhafazakârlık, Fransız Devrimi sonrasında devrimin ve devletin yok ettiği geleneksel otorite ve geleneksel özgürlükleri koruma kaygısıyla ortaya çıkmıştır.Fransız Devriminin idealleri ve devrim anlayışı dünyada yayıldıkça, muhafazakârlık da yayılmış ve farklı renkler kazanmıştır. Osmanlı Devleti’nde de Fransız Devrimini etkisiyle eşitsiz ve hiyerarşik bir imtiyaz sistemi olan milletler nizamından eşitlik temelinde bir hukuk nizamına geçme istikametindeki 1856 Islahat Fermanına karşı, eşitlik prensibinin “kaide-i tedric” ile uygulanmasını isteyenlerin tepkisini dile getiren Cevdet Paşa ile muhafazakârlığın ortaya çıkışından bahsedilebilir. Ancak muhafazakârlık açısından kopuş sayılabilecek asıl tarihsel dönem, Cumhuriyet sonrasında yaşanan siyasi değişim ve dönüşümde belirginleşir. Cumhuriyet sonrasında, Tanzimat’tan beri devam edegelen ikili yapı ortadan kaldırılarak geleneksel otorite ve geleneksel özgürlükler kesin olarak bertaraf etmiştir. Devlet eliyle toplumun dönüştürülmeye çalışılmasını öngören bu kopuş sürecinde, saray, konak, tekke ve zaviye gibi kurumlarla birlikte, muhafazakârlığın toplumsal anlamda görünürlük kazandığı, “eski hayatımız”ı simgeleyen bütün kurumlar ortadan kaldırılmaya çalışılmıştır. Bu hayatı temellük eden bir milli burjuvazi de olmadığından İstanbuli hayat yok olurken, onun yerine Cumhuri hayat kurulmaya çalışılmıştır. Ancak özlenen kültürel homojenlik yine sağlanamamış, Cumhuri hayatın karşısında tepkiler muhafazakârlık adı altında toplanmıştır. Bürokratik Cumhuri hayatın tahakkümü karşısında 1946’dan sonra gelişen demokratik hayat, eskiden kalanın görünürlük kazanmasını kısmen serbestleştirmiştir. Ancak bunun eskinin ihyası olmadığı, semboller ötesinde popüler bir melez kültür olduğu görülmüştür. Bu arada giderek artan bir şekilde köyden şehirlere gelen kitleler, bir yandan eski hayatlarını terk edip hızla değişmek isterken, diğer yandan da tutunacak bir dal aramışlardır. Siyasi muhafazakârlık
söylemi ve esas itibarıyla dini semboller bu ihtiyaca cevap verirken, bu cevabın İstanbuli hayatı yeniden üretmesi mümkün olmamıştır.Türk muhafazakârlığı, bir yandan haldeki hayatından memnun olmayan ve değiştirmeye gayret eden kitlelerin ve onların siyasi temsilcilerinin değişim söylemi,  diğer yandan bu insanların tutunma söyleminin dilemmasında teşekkül etmiştir. Siyasi muhafazakârlık, zaman zaman reaksiyoner tutumlar şeklinde de ifadesini bulmuştur. Bununla beraber, imar ve kalkınma çalışmaları karşısında
ise muhafazakâr bir muhalefet, neredeyse duyulmaz. Daha önce milliyetçilikle beraber utangaç bir şekilde telaffuz edilen muhafazakârlığın Türkiye’deki en büyük dönüşümlerin yaşandığı Turgut Özal ve AK Partili yıllarda yeniden gündeme gelmesi bu bakımdan manidardır. Ancak bu haliyle muhafazakârlık, eskisine nispetle daha mutedildir. Belki de bu yüzden, bu sürecin bir sonraki aşamasındaki muhafazakâr öneri AK Parti programındaki “muhafazakâr demokrasi” kavramıyla ifadesini bulacaktır. AK Parti’nin ideolojik kimliğini de ifade eden “muhafazakâr demokrasi” halen tartışılmakla birlikte, bugün muhafazakârlık, AK Parti’yi aşan bir ilginin konusu olmaya başlamıştır. Türkiye’nin dünyaya açılması ve dünya konjonktürünün de katkısıyla bugün muhafazakârlık dünyadaki veçheleriyle de tartışma konusudur. Kendisi bizatihi bu ilginin bir ürünü olan Muhafazakâr Düşünce Dergisi bu sayısında, Konrad Adenauer Vakfı ile birlikte düzenlediği Uluslararası “Avrupa ve Türkiye’de Muhafazakârlık ve Siyasi Partiler” sempozyumundaki tebliğleri dosya konusu olarak ele almaktadır. Elinizdeki sayıda yer alan fikir ürünlerinin, muhafazakârlığın daha iyi anlaşılması çabalarına katkıda bulunması umulur. Gelecek sayımız, yine muhafazakâr düşünce açısından son derece önemli bir konu olan ““Devrim” bütün yönleriyle ele alınacaktır. Gelecek sayıda buluşmak dileğiyle…
Dr. Murat Yılmaz

MERKEZ SAĞIN DİĞER AKTÖRLERİ ve AKP

MERKEZ SAĞIN DİĞER AKTÖRLERİ ve AKP

Bu çalışma, ana hatlarıyla Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) ile merkez sağda yer alan diğer siyasal partiler arasındaki farklılıkları ve benzerlikleri incelemeye çalışmaktadır. Cumhuriyet Türkiye’sinde merkez sağ siyasetin sahneye çıkması Demokrat Parti’yle birlikte olmuştur. Demokrat Parti’nin başlattığı gelenek 1980 askerî darbesine kadar Adalet Partisi’yle devam etmiş, ancak askerî yönetimin siyasal partileri tasfiye etmesinin sonucunda bu parti de Türk siyasal hayatının dışında kalmıştır. Demokrasi sürecinin yeniden başladığı 1983 yılından itibaren merkez sağ iki farklı parti olarak sahneye çıkmıştır. Bunlardan biri Süleyman Demirel’in gölge genel başkanlığında kurulan Doğru Yol Partisi (DYP), diğeri ise Turgut Özal liderliğindeki Anavatan Partisi (ANAP) olmuştur. Merkez sağ siyaset 1980 sonrasında kendi içinde iki partiye bölünürken, her partinin diğerinden köklü biçimde ayrılmasa da farklı tarzda bir siyaset güttüğü görülmektedir. Merkez sağ siyaset 2001 yılında ortaya çıkan AKP ile birlikte daha da renklenmiştir. Bundan da önemlisi AKP, kuruluşundan bir yıl sonra yapılan genel seçimlerde merkez sağın iki aktörünü barajın altına düşürerek bu kulvarın en güçlü partisi konumuna gelmiştir. Yapılan çalışmalar, AKP seçmen tabanının geleneksel merkez sağın seçmen tabanından oluştuğunu göstermektedir.1 AKP, merkez sağda siyaset yapacağı iddiasıyla ortaya çıkmış olan bir siyasal partidir. Ancak programının, tüzüğünün ve söyleminin hangi ölçüde merkez sağın geleneksel şablonuna uyduğu konusu çalışılmaya ve incelenmeye değer bir konudur. Bu çalışma, ana hatlarıyla bu noktayı esas alıp; programından, tüzüğünden, söylemlerinden ve faaliyetlerinden hareketle AKP’yi, merkez sağdaki rakipleri DYP ve ANAP’la karşılaştırmaya çalışmaktadır. Anahtar Kelimeler; Ak Parti, Doğru Yol Partisi, Anavatan Partisi, Turgut Özal, Süleyman Demirel.

TÜRKİYE’DE MERKEZ SAĞ SİYASET GELENEĞİ ve AK PARTİ Birol Akgün

TÜRKİYE’DE MERKEZ SAĞ SİYASET GELENEĞİ ve AK PARTİ Birol Akgün

Türkiye’de iktidarın ilk kez halkın özgür iradesiyle belirlendiği 1950 seçimlerinin üzerinden yarım asırdan fazla bir zaman geçmiş olmasına rağmen, 2002 seçimlerinde henüz yeni kurulan bir partinin girdiği ilk seçimden iktidar olarak çıkabilmesi, bir yandan Türk demokrasisinin kurumsallaşma ve konsolidasyon sorunları hakkında önemli ipuçları sağlarken; öte yandan AKP’nin Türk siyasetindeki yeri ve kimliği konusunda da yeni bir tartışma başlatmıştır. Geçen üç yılı aşkın iktidar süresinde AKP’nin sergilediği “AB merkezli” reformist turum; iç politikada demokrasi ve anayasal özgürlükleri genişletici yaklaşım; dış politikada sergilediği pragmatizm ile olduğu kadar, parti ileri gelenlerinin kullandıkları söylemler ve kritik konularda sergiledikleri siyasi refleksler ile de Türkiye’de (ve hatta tüm dünyada) AKP tecrübesi tartışılmaya ve ilgi odağı olmaya devam etmektedir. Aynı oturumu paylaştığımız diğer konuşmacı, Türk siyasal hayatında Osmanlı’dan günümüze Türk parti sistemindeki sağ ve sol partilerin şeceresini ortaya koydu ve AKP’nin de bu bağlamda nereye konumlandırılması gerektiğini açıkladı. Şu kadarını söyleyebilirim ki, AKP bize her şeyden önce Türk siyasetinin müzmin sorunlarından olan siyasî partiler sisteminin kurumsallaşamaması ve kronik meşruiyet krizlerinin aşılamadığını ortaya koyan önemli bir örnektir.1 Anahtar Kelimeler; Ak Parti, Doğru Yol Partisi, Anavatan Partisi, 3 Kasım seçimleri, Türk seçmeni.

ALMAN HIRİSTİYAN DEMOKRAT BİRLİĞİ’NİN MUHAFAZAKÂR POLİTİKALARI Tilman Mayer

ALMAN HIRİSTİYAN DEMOKRAT BİRLİĞİ’NİN MUHAFAZAKÂR POLİTİKALARI Tilman Mayer

Almanya’daki CDU bir halk partisidir, yeni Almanca’da denildiği gibi bu catch-allparty demektir, yani bu parti mümkün olduğunca fazla toplumsal grubu entegre etmek için büyük bir entegrasyon gücü ortaya koymak zorundadır. İtalyan Hıristiyan demokrasisinden farklı olarak Alman Hıristiyan demokrasisi Doğu-Batı karşıtlığından sonraki gelişmeleri rahat atlattı, bu gelişmeler sonunda dağılmayıp aksine eski Almanya’nın yeni bölgelerine yayılma imkanı buldu. Fakat birlik içinde farklı kollar bulunmaktadır, örneğin girişimciler kolu, kadınlar kolu, sosyal politikacılar alanı ve sosyal komisyonlar alanı, Genç Birlik alanı ve genelde Hıristiyanlığın iki mezhebi doğrultusunda eğilim gösterenlerin alanı bulunmaktadır. Bütün bu kollar entegre edilmek zorundadırlar. Diğer bir sorun ise, modern CDU’nun 2005 genel seçimlerinden sonra muhafazakâr bir parti olarak karakterize edilip edilemeyeceği sorunudur ki, bu sorun partinin başındaki kişi olan ve burada kısaca karakterize etmemiz gereken Angela Merkel ile bağlantılı bir durumdur. Anahtar Kelimeler; Alman Hıristiyan Demokrat Partisi (CDU), Konrad Adenauer, Almanya, muhafazakârlık.

BİR SEMPOZYUMUN ARDINDAN: “ÖNCE SÖZ VARDI!” AMA… H. Emrah Beriş

BİR SEMPOZYUMUN ARDINDAN: “ÖNCE SÖZ VARDI!” AMA… H. Emrah Beriş

Türkiye’de sağ siyaset, uzun yıllar boyunca belirli, daha doğrusu bütünlüklü ve tutarlı bir ideolojik dile sahip olmadı. Bu durumun oluşmasında sola göre daha “yerel” bir görüntü çizen Türk sağının, kısmî ve marjinal bazı örnekler dışında, genel olarak solun beslendiği türden evrensel ideolojik kaynaklardan yoksun olmasının etkisi büyük. Ancak ilkinden daha önemli bir diğer sebep olarak sağın siyasal başarıları gösterilebilir. Çok partili hayata geçişten sonra neredeyse tüm seçimlerden sağ partilerin galip ayrılması, sağ hükümetler tarafından izlenen siyasaların belirli bir ideolojik formasyon doğrultusunda şekillenmesini adeta gereksiz kıldı. Sandıkta sürekli olarak “milletin teveccühü”nü kazanmanın yarattığı özgüven, yürütülen politikalar açısından felsefî ya da teorik bir arka plan aranması yerine daha kolay bir yola sapılmasını, yani carî koşulların şekillendirdiği pragmatik bir dil kullanılmasını beraberinde getirdi. Bundan dolayı özellikle “merkez sağ”, özgün bir siyasal perspektife sahip olmak yerine aslında muhalif (sol) fikir ve tezlere karşı çıkmakla yetindi. Bu yapılırken “devletin bekası” ya da “millî menfaatler” gibi soyut kavramların ardına gizlenilerek izlenen yöntem hem yüce bir idealin yansımaları gibi sunuldu hem de siyaseten belirli bir tavır sergilenmesi gereken konularda hazır kalıplar kullanılarak hızlı refleksler gösterilmesi sağlandı.

MUHAFAZAKÂR DEMOKRASİ Mİ DEMOKRASİYLE SÜSLENMİŞ MUHAFAZAKÂRLIK MI?Zeyneb Çağlıyan

MUHAFAZAKÂR DEMOKRASİ Mİ DEMOKRASİYLE SÜSLENMİŞ MUHAFAZAKÂRLIK MI?Zeyneb Çağlıyan

Başka politik duruşlara ya da ideolojilere eklemlenerek varlığını sürdüren ve bu sebeple anlaşılması, tanımlanması ve açıklanması zor olan muğlak bir kavram muhafazakârlık. AKP, kendisine yönelik kuşkuları bertaraf etmek için, iktidara gelişinin ardından bu kavramın muğlaklığını ya önemsemediğinden ya da belki bundan istifade edebilmek amacıyla kendisini daha da muğlak olan bir “muhafazakâr demokrat” kimlikle tanımlamaya başladı. Bu kendisine manevra kabiliyetini arttıracak politik bir alan açma çabasının sonucuydu. AKP’nin “muhafazakâr demokrasi” diye bir kavram ortaya atarak kendisini bununla tanımlaması muhafazakârlık tartışmalarını ülke gündemine taşıdı. Muhafazakâr düşüncenin geçmişten günümüze ana politik akımlardan biri olduğu ülkemizde, muhafazakârlık üzerine çokça çalışılmamış olması tuhaf da olsa, son dönemde muhafazakârlık üzerine biraz da iktidardaki AKP sayesinde artan merak kendini kâh akademik araştırmalarda kâh sempozyum ve panellerde gösteriyor. 28-29 Nisan 2006’da Muhafazakâr Düşünce Dergisi ve Konrad Adenauer Stiftung işbirliğiyle düzenlenen “Avrupa’da ve Türkiye’de Muhafazakâr Düşünce ve Siyasî Partiler” başlıklı sempozyumda sunulan tebliğleri dinlerken 10-11 Ocak 2004 tarihleri arasında AKP’nin girişimiyle düzenlenmiş

ERKEN CUMHURİYET DÖNEMİ SENTEZCİ MUHAFAZAKÂRLIĞI’NDA “DEĞİŞİM”: AHMET HAMDİ TANPINAR ve TÜRK MODERNLEŞMESİ*

ERKEN CUMHURİYET DÖNEMİ SENTEZCİ MUHAFAZAKÂRLIĞI’NDA “DEĞİŞİM”: AHMET HAMDİ TANPINAR ve TÜRK MODERNLEŞMESİ*

Günümüzde, tek ve evrensel bir muhafazakârlık tanımından söz edilemeyeceği, her toplumun kendine özgü bir muhafazakârlık anlayışı geliştirdiği sosyal bilimcilerce çoğunlukla benimsenmektedir. Türkiye’nin kendine has bir muhafazakârlık anlayışı olduğu düşüncesinden yola çıkılan bu çalışmada, Türk muhafazakârlığının ana damarlarından birisini oluşturan ve çalışmada “sentezci muhafazakârlık” olarak adlandırılan akım incelenmektedir. Çalışmanın ilk bölümünde, o dönemin “muhafazakâr” olarak adlandırılan başlıca aydınlarının (Yahya Kemal Beyatlı, Mustafa Şekip Tunç, İsmayıl Hakkı Baltacıoğlu, Peyami Safa) görüşlerinden faydalanılarak bu muhafazakâr çizginin genel hatları ortaya konmaktadır. İkinci bölümde, Türk edebiyatı nın olduğu kadar Türk fikir hayatının da önemli isimlerinden olan Ahmet Hamdi Tanpınar’ın bu akım içerisindeki yeri sorgulanmaktadır. Tanpınar’ın ve incelenen diğer aydınların, orijinal görüşleri ve sundukları alternatif çözümler, sentezci muhafazakârların Türk modernleşmesindeki yerini ve bu sürece katkılarını kavramamıza yardımcı olacaktır. Bu muhafazakâr damarın Kemalizmin içinden doğduğu ve onu yeniden ürettiği savlarından farklı olarak bu çalışmada, sentezci muhafazakârların “Kemalist-modernist dalganın” içine doğmuş oldukları ve Cumhuriyet rejimini, modernleşme ve medeniyet değiştirme zaruretlerinin nasıl buhransız gerçekleştirilebileceği sorusunun cevabı olarak gördükleri ileri sürülmektedir. Açıktır ki ilgilendikleri Kemalizmin salt kendisi değildir. Kemalizm’in modernleşme ve medeniyet değiştirme süreçlerine hizmet ettiğine inandıkları sürece, sentezci muhafazakârlar ona eşlik etmeye ve destek vermeye devam etmişlerdir. Anahtar Kelimeler; Türk muhafazakârlığı, sentez, değişim, süreklilik, medeniyet değiştirme, Batılılaşma, Kemalist modernleşme projesi.

METAFORLAR, TARİH ve POLİTİKA Fırat Mollaer

METAFORLAR, TARİH ve POLİTİKA Fırat Mollaer

Bu Çalışma, mühendis, bahçıvan ve kukla oynatıcısı metaforlarını, tarih ve politika açılımlarıyla eleştirel biçimde değerlendirmeyi denemektedir. Bahçıvan ve kukla oynatıcısının karşılık geldiği, sezgisel ve diyalektik tarih yaklaşımı, Marxizm ve muhafazakârlık olarak iki ideolojinin çerçevesinden ve oyun, hâle, çıplaklık gibi imgeler aracılığıyla, aralarındaki süreklilik ve kopuşlar dikkate alınarak çözümlenmiştir. Anahtar Kelimeler; Tarih, Diyalektik Tarih, Ahmet Hamdi Tanpınar, Edmund Burke, Karl Marks

MODERNLEŞME SÜRECİNDE TÜRK SİYASAL KİMLİKLERİNDE MUHAFAZAKÂR VE YENİLİKÇİ TAVIRLAR İlknur Meşe

MODERNLEŞME SÜRECİNDE TÜRK SİYASAL KİMLİKLERİNDE MUHAFAZAKÂR VE YENİLİKÇİ TAVIRLAR İlknur Meşe

Osmanlıcılık, İslamcılık, Batıcılık ve Türkçülük olarak adlandırdığımız siyasal kimlikler, Osmanlı’nın modernleşme gerekliliğini gerçek anlamıyla hissettiği 19. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar geçen süre içerisinde, modernleşme politikalarının sonucu geleneksel ve kültürel kodların yavaş yavaş çözülmeye başlaması karşısında tutunulacak birer temel olarak inşa edilmişlerdir. Modernleşmenin kendisi gibi savunmacı bir tepkiyle ortaya çıktıkları için radikal olanı içlerinde barındırmamışlar, Osmanlı’nın geleneksel düzeninin topyekün idamesine yönelik muhafazakâr bir tavır takınmışlardır. Bu muhafazakâr tavır, çağın değişen iç ve dış koşullarına göre, içeriği ve kapsamı yeniden tanımlanarak şekillenmiş ve beraberine yenilikçi bir tavrı da almıştır. Anahtar Kelimeler: Yapılaşma kuramı, muhafazakârlık, yenilikçilik, Osmanlıcılık, İslamcılık, Batıcılık, Türkçülük.

MÜTAREKE İSTANBULU’NDA ADEM-İ MERKEZİYETÇİ BİR OLUŞUM: RADİKAL AVAM FIRKASI Bünyamin Kocaoğlu

MÜTAREKE İSTANBULU’NDA ADEM-İ MERKEZİYETÇİ BİR OLUŞUM: RADİKAL AVAM FIRKASI Bünyamin Kocaoğlu

Bu çalışmada, mütareke döneminin ilk siyasal oluşumlarından biri olan Radikal Avâm Fırkası’nın mütareke ve onun getirdiği sorunlara yönelik olarak ortaya koyduğu temel politika anlayışı incelenmiştir. Bilindiği üzere I. Dünya Savaşı yıllarında Türkiye’de siyaset İttihat ve Terakki Fırkası’nın güdümündeydi. Savaş yıllarının bu tek partili ve muhalefete kendini ifade etme imkanı tanımayan siyasal yapısı mütareke süreciyle birlikte değişime uğradı. Harbin Türkiye aleyhinde bitmesi, İttihat ve Terakki Fırkası’nı hızlı bir dağılma sürecine sokarken, savaş yıllarında susmak zorunda kalmış muhaliflerine de II. Meşrutiyet’in ilk yıllarındaki kısa süreli çoklu siyasal yapıyı yeniden kurma imkanını tanıdı. Bu çerçevede, II. Meşrutiyet yıllarının önemli simalarından Mevlânzâde Rıfat Bey, Radikal Avam Fırkası adıyla mütareke döneminin ilk muhalif partisini kurdu. Söz konusu dönemde, Parlamento dışı siyasal oluşumlardan biri olan Radikâl Avâm Fırkası, mütarekenin getirdiği sorunları adem-i merkeziyetçi bir politika anlayışı ile ele almış ve “Milli Hakimiyet”, “Demokrasi”, “Serbest Seçim”, “Sınıfsız Toplum” ve “Her Alanda Köklü Değişim” kavramlarını ön plana çıkarmıştır. Bu temel politika anlayışı çerçevesinde fırkanın, nisbî temsil esasına dayalı yeni bir hükümet yapısı oluşturulması ile ilgili öne sürdüğü fikirlerinin yanı sıra, İstanbul hükümetleri ve icraatlarına bakışı, dış politika anlayışı ve mütareke günlerinin siyasal, sosyal ve ekonomik sorunlarına yaklaşımı bu araştırmada ayrıntılı bir biçimde ortaya konulmaya çalışılmıştır. Anahtar Kelimeler; Radikal Avam Fırkası, Mevlanzâde Rıfat Bey, Adem-i Merkeziyetçilik, Mütareke, Nisbî temsil

SABRİ F. ÜLGENER’İ YENİDEN OKUMAK Abdülkadir Zorlu

SABRİ F. ÜLGENER’İ YENİDEN OKUMAK Abdülkadir Zorlu

Bu çalışma, Ülgener’in kapitalizmin oluşumu hakkındaki düşünceleri, sosyal tarihçiliği ve kendine özgü sosyolojik yaklaşımı üzerinde durmuştur. Kapitalizmin gelişme teorisini ticarî model üzerine inşa etmiş, analizini de uzun zamanda ve geniş bir çerçeveye oturtmuştur. Bunu yaparken de çok faktörlü analize başvurmuş ve insanı merkeze alan bakış açısını benimsemiştir. Ülgener, coğrafya, edebiyat (dil ve anlam), din, ahlak, siyaset, ekonomi gibi sosyal bilim alanları arasındaki sınırları âdeta yok sayarak Annales Okulu’na benzer, bütünsel bir sosyal tarih anlayışı geliştirmiştir. Ülgener, Osmanlı çözülme döneminin iktisadî faaliyetlerinin ve zihniyetinin hem değersel hem de kuruluşlar açısından ortaçağlaşma sürecine girdiğini düşünür. Ülgener, zihniyet bağlamında Sombart ve Weber’le ilgili temaları ön plana çıkarırken, iktisadî faaliyetler ve ortaçağlaşma bağlamında Pirenne’nin tezlerini ön plana çıkarır.Anahtar Kavramlar: Sabri F. Ülgener, Sosyal Tarih, İktisat Tarihi, Osmanlı, İktisadî Faaliyetler, İslam, Tasavvuf, Ortaçağlaşma, Kapitalizm, İslâmî Calvinistler

TÜRKİYE’DE DEMOKRASİYE GEÇİŞLERDE ASKERİN ELDE ETTİĞİ ÇIKIŞ GARANTİSİ OLARAK MİLLİ GÜVENLİK KURULUDavut Dursun Fatma Yurttaş

TÜRKİYE’DE DEMOKRASİYE GEÇİŞLERDE ASKERİN ELDE ETTİĞİ ÇIKIŞ GARANTİSİ OLARAK MİLLİ GÜVENLİK KURULUDavut Dursun Fatma Yurttaş

Askerî müdahalelerin bir kriz çözme yöntemi olarak kullanıldığı ülkelerde askerler, müdahale sonrası sivil yöneticilere yönetimi devretse de kendine birtakım çıkış garantileri oluşturmaktadır. Ülkemizde de çok partili siyasal hayata geçiş sonrasında yaşanan ve askerler tarafından rejimi kurtarmak için yapıldığı öne sürülen 27 Mayıs Darbesi sonrası hazırlanan 1961 Anayasası ve yasalar, 12 Mart 1971 Muhtırası sonrası gerçekleştirilen anayasal ve yasal değişiklikler ve son olarak da 12 Eylül 1980 Darbesi sonrası hazırlanan 1982 Anayasası ve yasalarla askerler kendilerine oldukça önemli çıkış garantileri hazırlamışlardır. Bu çıkış garantilerinden en önemlisinin, askerîn sürekli sivil yöneticiler üzerinde vesayet yetkisi kullanmasını sağlayan Millî Güvenlik Kurulu (MGK) ve MGK Genel Sekreterliği olduğu söylenebilir. Askerî ve sivil yöneticilerin birlikte oluşturdukları MGK askerî darbe veya müdahaleler sonrası askerî cenahın daha çok ağırlığını hissettirdiği bir yapıya bürünmüştür. Ancak Avrupa Birliği’ne uyum sürecinde MGK ve MGK Genel Sekreterliği’nin yapısında siviller lehine önemli değişiklikler yapılsa da, kurulda askerîn etkinliğinin sürdüğü görülmektedir. Anahtar Kelimeler: Çıkış Garantileri, Türkiye’de Ordu ve Siyaset ilişkileri, Millî Güvenlik Kurulu.

TARİHÇİLİKTE MESLEK AHLÂKI veya AHLÂKSIZLIĞIN TARİHÇİLİĞİ MESELESİNDE TARTIŞMALAR Ali Birinci

TARİHÇİLİKTE MESLEK AHLÂKI veya AHLÂKSIZLIĞIN TARİHÇİLİĞİ MESELESİNDE TARTIŞMALAR Ali Birinci

“Tarihçilikte Meslek Ahlâkı veya Ahlâksızlığın Tarihçiliği Meselesi” başlığıyla yazdığımız yazı bizi çok şaşırtan ve biraz da tahminlerimizi haklı çıkardığı için tabiî sevindiren yankılar uyandırdı. Bizi çok şaşırtan tepkilerin başında meslektaşlarımızın “Haklısınız ama yazmasaydınız daha iyi olurdu” veya “Şunu yazmışsınız ama bunu da yazmamışsınız” türünden sözlerle mahallenin namus bekçiliğini sadece bizim üzerimize yıkmalarıydı. “Haklısınız ama” diye söze başlayanlar da bizim ahlâkın veya ahlâksızlığın bir takım oyunu olduğu yolundaki kanaatimize, trajik de olsa, bizi kat’i bir şekilde inandırdı. Her şeyden önce yazının en güzel neticesi, hiç şüphesiz kabiliyetli bir yazarın, Sadık Yalsızuçanlar’ın itirafı ve tövbesi oldu. Artık “hazırlayan” yaftası altında ve usûlsüz bir şekilde başkalarının eserlerini yayınlamayacağını açık yüreklilikle ve cesaretle ilân etti. Bu cesareti gerçekten de tebrike şâyân bir harekettir ve dikkatten kaçmamalıdır. Bizim dünyamızda insanlar yanılmazlar veya bunu açıkça itiraf cesaretini ve medeniliğini çok fazla gösteremezler. Malûm; şark insanı pek yanılmaz ve özür de dilemez.Yazımıza açıkca ve doğrudan ikinci bir cevap da Prof. Dr. Hale Şıvgın’dan geldi. Yazıya koyduğu dipnottan “Gazi Üniversitesi Atatürk Araştırma ve Uygulama Merkez Müdürü” gibi büyük bir ilim merkezinin idarecisi olduğu anlaşılan Prof. Şıvgın’ın bu cevabı gerçekten de çok şaşırtıcıdır. Çünkü kitap basıldığı zaman hakkında Dr. Orhan Koloğlu tarafından yazılan çok sert üslûpla bir çok saçma yanlışına işaret eden yazısına o zaman yard. doç. unvanında bulunan Prof. Şıvgın cevap verememişti. Şimdi artık bu gibi tenkitlere cevap verme imkânına, daha doğrusu unvanına sahip olduğu anlaşılıyor.

ALİ BİRİNCİ’YE CEVAP M. Şükrü Hanioğlu

ALİ BİRİNCİ’YE CEVAP M. Şükrü Hanioğlu

Değerli derginizin 7 numaralı (2006 Kış) sayısında Ali Birinci tarafından yayınlanan “Tarihçilikte meslek ahlâkı veya ahlâksızlığın tarihi meselesi” başlıklı yazıda kişiliğime yönelik anlamsız bir saldırı yer almıştır. Sayın Birinci kendisinin İttihad ve Terakki Cemiyeti’nin “kuruluş çalışmalarını ve kuruluş tarihini ilk defa doğru bir şekilde ortaya koy”duğunu düşündüğü bir makalesine atıfta bulunmamam nedeniyle sözkonusu yazısında araştırmalarımda “manevî seviyenin çok düşük olduğu” gibi garip ve ne demek istediği muğlâk bir suçlama dile getirmiştir. Sayın Birinci zamanında üzerine makale yazmaya kalktığı konu hakkında amatörlük seviyesini aşabilen bilgiye sahip olsa ve yabancı dil yeterliliği atıfta bulunduğu kitabımı okuyup anlamaya kâfi gelseydi baştan aşağı hatalarla dolu ve bizzat temel tezi, yâni bulduğu bir nizamnâmenin “örgütün neşrolunan ilk nizamnâmesi” olduğu, yanlış olan bir makaleye atıfta bulunmadığım için herhalde

Mdd Pdf görüntüle

İlginizi Çekebilir?

mdd-kucuk

15 Temmuz’un Işığında Türkiye