Birey

32-678x1024Muhafazakâr Düşünce Dergisi olarak toplumun dört temel kurumu olan Devlet, Sivil Toplum-Ara Kurumlar, Aile ve Birey’in son konusu olarak bu sayımızda BİREY’i işleyeceğiz. Birey modern zamanlarda sosyal bilimlerin her dalının ve ideolojik eğilimlerin ana konularından birisi olmuştur. Hala sosyal, siyasî, kültürel, psikolojik ve iktisadî teorilerin tamamı konumlarını ya birey temelli ya da birey karşıtlığı noktasında açıklamaktadır. Liberalizm bireyi önceleyen, siyasî ve sosyo-ekonomik sistemi birey-merkezli olarak açıklayan yaklaşımdır. Sosyalist, Marksist, milliyetçi, cumhuriyetçi, feminist, din-temelli yaklaşımlar ise, toplum, grup, sınıf, cemaat, millet gibi unsurları merkeze alan yaklaşımlardır. Bu kolektif anlayışlar bireyi Leviathan’ın bir parçası dışında anlamlandırmazlar. Muhafazakârlık, özellikle de Anglo-Sakson muhafazakârlığı, diğer toplumcu ideolojilerin aksine bireyi ontolojik olarak kabul eder. Bireyin kendini ancak bir toplum içinde gerçekleştirdiği düşünüldüğünde toplumu bağımsız bireylerden oluşmuş bir topluluk olarak gören muhafazakârlar toplumsal yapıları ve bağımsız ara kurumları önemseyen bir yaklaşım sergileyerek savunmasız bireyi Leviathan’a karşı korumak isterler. Bir başka deyişle muhafazakârlık birey ve toplum çatışmasında taraf olmaktan ziyade iki kurum arasında bir denge arayışı içindedirler. Modern düşünce ve felsefe, genel olarak modernite, ilk çıkışı itibariyle bireyi ‘tanrılaştırmış’, aklını kullanarak kendi kaderini eline alabilen, otonom, biricik yani değeri kendiliğinden menkul olarak tanımlamıştır. 18. yüzyılda gelişen cumhuriyetçi yaklaşım, 18. ve 19. yüzyılda kök salan romantik felsefe geleneği, milliyetçi düşünceler, 19. yüzyılın sosyalist ve Marksist yaklaşımları ve en son olarak da din-temelli yeni toplum projelerinin tamamı aslında birer birey ve bireyci yaklaşım eleştirileridir. Diğer bir deyişle, söyledikleri tek tek bireylerin çıkarlarından ziyade kolektif olanın, toplumun çıkarlarının daha evla olduğudur. Birey ancak bir kolektif bütünün parçası olur ise bir değeri vardır. Birey günümüzün hâkim siyasî, hukukî ve ekonomik düzenin temel meşrulaştırıcı öğesidir. Ne var ki, son 200 yıldır yapılan eleştiriler de bu düzenin şekillenmesinde önemli roller oynamışlardır. Hatta bu eleştiriler o kadar etkili olmuştur ki, liberalizm içinden de grup haklarını ve dışlanmışları dikkate alan ve onlara yönelik politikalar geliştirilmesi gerektiğini söyleyen liberal anlayışlar gelişmiştir. Artık ana tartışma birey ile kolektif bütünler olan toplumsal grupların, sınıfın, cemaatin, milletin ne ölçüde bir ilişkisi olması gerektiği noktasında dönmektedir. Bu sayıya muhafazakârlığın birey anlayışını felsefî ve teorik temelde ele alan Shirley Robin Letwin “Muhafazakâr Bireycilik Üstüne” isimli makalesi ile başlamaktayız. Anglo-Sakson muhafazakârlığını esas alan bu makale bilinenin aksine muhafazakârlığın bireyi ve bireyselliği reddetmediğini; aksine kendine has bir birey anlayışının olduğunu savunmaktadır. Reddettiği şey ise salt güç odaklı bir anlayışa dayanan bireyciliktir. Yazara göre, akılcılık bireyselliği güçlendirmek yerine zayıflatmaktadır. Özgürlük ve düzenin zıtlığı anlayışı etrafında bireyselliğin yok edilmesini savunan hem klasik bireycilerin hem de Marksist ve diğer kolektif hareketlerin aksine, yazar, ikisinin ayrılmaz bütünlüğüne, akıl ve vücudun ahengine vurgu yapan insanlık anlayışına dayalı bir muhafazakâr bireyciliği savunmaktadır. Teorik yaklaşımlar bölümünü oluşturan üç makaleden birincisi Yılmaz Çolak’ın “Haklar ve Aidiyet Arasında Birey” adlı çalışmasıdır. Çolak, bireyin gittikçe haklar ve aidiyet temelinde hem siyasî hem de teorik alanda daha fazla tartışma konusu olduğunu belirterek bizlere birey ve bireyliğin doğasını ve sınırlarını açıklamaya çalışmaktadır. Günümüzde bireyin yeniden anlamlandırılma süreci yaşandığını tartışmakta ve bunun doğrudan bir nevi bireyin evrenselleşmesi olan insan haklarının evrenselleşmesi ve ulus-devletlere yönelik aşağıdan yukarı hak ve özgürlük talepleri ile gerçekleştiğini ileri sürmektedir. Çolak, incelemesi sırasında liberalizmin çıkışı, ona yönelik eleştiriler ve geçirdiği değişimi ele almaktadır. Temel argümanı ise, bireyliğin oluşumunda ve bireyselleşmede, haklar ve aidiyet arasındaki hem birbirini reddeden hem de besleyen karşılıklı ilişkinin belirleyici olduğudur. Melike Akkaraca Köse ise bireyin siyasî iktidar karşısındaki konumu siyaset felsefesi tarihinde ortaya çıkan iki ana yaklaşım olan liberal ve cumhuriyetçi yaklaşımlar çerçevesinde incelemektedir. Makalesinde, Akkaraca Köse, ilk olarak bu iki modelin temellerini oluşturan Locke ve Rousseau’nun kuramlarını ele almakta ve daha sonra ise bu iki yaklaşımı tutarlı bir şekilde bir araya getirme çabalarının ilki ve en önemlisi olana Kant’ın siyasî düşüncelerine değinmektedir. En son olarak ise, liberal-cumhuriyetçi yaklaşımların bir nevi sentezinin arayışında olan günümüz siyaset ve hukuk felsefesinin önemli isimlerinden Habermas’ın siyasal düşüncelerini incelmektedir. Çalışmada, bu sentezin en uygun ifadesinin prosedürel demokrasi anlayışında bulunduğu ileri sürülmektedir. Bu bölümün son makalesi ise Cennet Uslu’nun Will Kymlicka ve Chandran Kukathas’un farklılık ile ilgili liberal yaklaşımlarını analiz ettiği çalışmasıdır. Liberaller arasında farklılık ile ilgili siyasal teorideki tartışmalar iki farklı teorik yaklaşımı yansıtan Kymlicka ve Kukathas’dan geldiği çalışmada tartışılmaktadır. Bu teorik farklılık, liberal geleneğin klasik/özgürlükçü/politik liberalizm ve modern/eşitlikçi/kapsamlı liberalizm şeklinde ifade edilen iki ayrı ekolü yansıtmaktadır. Uslu, iki düşünürün teorilerini karşılaştırarak şu sonuca ulaşmaktadır: Kymlicka kültürel grupların kolektif haklarını kabul ederken grupların ‘aslî’ veya ‘hakikî’ farklılıklarını göz ardı eder. Kukathas ise,
grupların kolektif haklarını reddederken kültürel farklılıklara karşı radikal bir hoşgörüyü savunur. Ona göre, farklılıkların bireysel özgürlükler temelinde hayat alanı bulduğu özgür bir siyasî toplum teorisi için liberalizmin klasik/liberteryen/politik versiyonuna daha fazla yoğunlaşmak gerekmektedir. Birey üzerine yansımalar bölümünde Ahmet Erkan Koca, hiyerarşik düzenlerin birey üzerine olumsuz etkisini polislerin dünyasından hareketle analiz ediyor. Koca, yasa ve düzen ilişkisini, hiyerarşinin insanın güce erişme ve iktidara ulaşma mücadelesinin kaçınılmaz bir sonucu olduğunu vurgulayarak
irdeliyor ve polisliğin insanların ne yapmaması gerektiği yerine giderek ne yapılması gerektiğini söyleyen bir hal aldığını vurguluyor. Bu çalışmada, hiyerarşik düzen içerisinde bireysel gelişimin engellenmesi ve insanın düşünsel kapasitesinin körelerek vasatlaşması sonucunda bütün amacı bir üst basamağa çıkıp güce ulaşmak olan, ‘eyyamcı’ ve idare-i maslahatçı, philistini bir karakterin
başa geçtiğini tartışılmaktadır. Bu bölümün diğer makalesinde Seymen Atasoy, otoriter ve tekçi siyasî kültürlere sahip toplumların demokrasiyi ve çoğulculuğu pekiştirmeleri ile bireysel bilinçlerin özgürleşmesi ve kültürel tekamülün sağlanması için empati yeteneğinin yaygınlaştırılması üzerinde durmaktadır. Atasoy, herkesi birey olarak tasavvur eden empati kültürünün yaygınlaşması siyasî
gücü tabana doğru yayan dinamik bir süreç olan ‘demokratikleşme’, bu güç transferinde kaybedenler ile kazananlar arasında ortaya çıkabilecek çatışma potansiyelini ve ciddi toplumsal kutuplaşmaları önlemede çok önemli bir rol oynayabileceğini tartışmaktadır. Bu tartışmasını Türkiye’de demokratikleşmenin yarattığı sancılar noktasında sürdürmektedir. Osmanlı’dan Cumhuriyete birey bölümünde iki makale yer almaktadır. Birincisi, Bayram Ali Soner’in kolektif ve bireysel haklar anlayışının Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyeti’ne nasıl tekâmül ettiğini ele alan çalışmasıdır. Ona göre, gittikçe daha fazla tartışma konusu haline gelen azınlıkların korunmasına yönelik hakların ya doğrudan söz konusu cemaatlerin tüzel kişiliklerine (kolektif) ya da aynı kültürel topluluklara mensup bireylere tanınmıştır. Osmanlı idaresi millet sistemi etrafında kolektif haklar şeklinde formüle edilen hak ve imtiyazları gayrimüslim cemaatlerin dini otoritelerine tanımıştır. Tanzimat ile birlikte siyasal aidiyet üzerinden kurgulanan bir Osmanlı millet yaratma çabası çerçevesinde vatandaşların hakları mefhumu gelişmeye başladı. Soner, bu durumun ulus-devlete geçişle birlikte, geçmişin kolektif hak uygulamaları etkisinde olan Cumhuriyet kurucuları, gayrimüslim azınlıkları öncelikli olarak siyasal aidiyet üzerinden tanımladığını, Lozan Antlaşması’nda ifadesini bulan hakları gayrimüslim Türk vatandaşlarına bireysel düzeyde tanıdığını tartışmaktadır. Cevat Özyurt, Türkiye’de liberalizm açısından hem düşünsel hem de örgütlenme anlamında öncülerden olan Prens Sabahattin’in sosyolojisini ve düşüncelerini ele aldığı çalışmasında onun toplum ve birey görüşünü incelemektedir. Ona göre, resmi sosyoloji anlayışının Sabahattin sosyolojisine yönelik değersizleştirme çabaları, onun düşüncelerinin yüzeysel analizini yıllardır yeniden üretilmesini sağlamıştır. Özyurt, makalesinde, Prens Sabahattin’in sosyal ve politik kimliği, Türk siyasî ve sosyolojik düşünce geleneği içindeki yeri, modern toplum ve birey hakkındaki
tespit ve öngörüleri, toplumsal ve siyasal değişme modeli hakkındaki görüşlerini analiz etmektedir. Bu sayımızın derkenar bölümünün ilk makalesi Erdoğan Çalak’ın “Birey ve Bireyselleşme: Psikolojik Bir Analiz” adlı çalışması. Çalak, öncelikle birey ve bireyselleşmeyi pozitif bir durum olarak değerlendirmekte ve toplumun güçlü bireyler ile daha özgür ve sağlıklı olacağı varsayımına dayanmaktadır. Bu durumu insanların psikolojik gelişimini ele alarak açıklamakta ve bireyin oluşumunu, gelişimini ve bu süreci etkileyen faktörleri irdelemek suretiyle bireyselleşmenin nasıl olduğunu çok güzel bir analiz ile okuyucuya sunmaktadır. Bu bölümün ikinci makalesi ise Mehmet Dikkaya’ya ait. Dikkaya’ya göre, J.S. Mill’in 19. yüzyılda kaleme aldığı “Özgürlük Üstüne” adlı başyapıtını Türkiye’de hakkettiği ilgiyi gördüğünü söylemek pek mümkün görünmemektedir. Bu eserin Türkiye için neyi ifade edebileceği konusunda eserden örnekler vererek açıklamada bulunan Dikkaya, ülkemizde son dönemde özgürlük ve birey üzerine yoğunlaşan tartışmalara yol gösterici bir açılım getirmektedir. Derkenar bölümümüzün son çalışması ise Aile sayımızda teknik aksaklıklardan kendine yer bulamayan Hasan Hikmet’e ait “İctimâiyâtda Garbcılık Ve Bozgunculuk: Asrî Âile” adlı yazısı. Aile üzerine Sebilürreşâd’da yayımlanan dört makalesi Adem Efe tarafından Latin alfabesine çevrilerek okuyucuya sunulmuştur. Bireyi ele aldığımız bu sayıda modern toplumun nüvesini oluşturan bireyin hem kuramsal hem de pratik sınırları ele alınmaya çalışılmaktadır. Siyasal kuram ve uygulamada birey ve bireyselleşmenin ne olduğu özellikle liberal, cumhuriyetçi ve muhafazakâr yaklaşımlar çerçevesinde farklı makalelerde derinlemesine analiz edilmektedir. Tüm bu analizler, bize, bireyin günümüz toplumu, siyasal ve hukukî sistemi için ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Tabii bu tartışmaların Türkiye’ye yansımaları da belirli ölçüde ele alınmaktadır.
Yılmaz Çolak

MUHAFAZAKÂR BİREYCİLİK ÜSTÜNE Shirley Robin LETWİN

MUHAFAZAKÂR BİREYCİLİK ÜSTÜNE Shirley Robin LETWİN

Bireycilik, muhafazakârlar için can sıkıcı bir konudur. Bir yandan, bireyciler, mahremiyet, kendi kendine yetme, kişisel bağımsızlık gibi, muhafazakârların ilgilenmeleri gereken birçok şeyi savunur gibi görünürler. Bireyciler, Burke’ün Fransa’daki kral katillerini sorumlu tutması ve bazı muhafazakârların da en azından sosyalist hükümetin yaptıklarını suçlaması gibi, ‘bireylerin arzu, istek ve özgürlüklerini’ gözardı eden herhangi bir hükümet muhalifi muhafazakârlarla uyumlu bir hale gelmiş gibi görünürler. Fakat diğer yandan da, bireycilik; isyankârlık yapıp, otoriteye karşı düşmanlık besleyip, sözleşme veya geleneklere bağlı kalmayı reddederek, böylece tamamen muhafazakârlar için itici bir görünüm sergiliyor gibi görünürler. Bireyciliğin bu iki zıt yüzü, muhafazakârlara ya “özgürlük” ya da “düzen (asayiş) ” seçenekleriyle bir ikilem sunma şekliyle tezahür eder. Muhafazakârlar, özgürlük ve düzen arasındaki çelişkiye inanmak konusunda yalnız değildirler. Bunun sağduyu için, yaygın bir şekilde aşikâr olması gerekir. Ama aslında, özgürlük ve düzenin birbirine zıt olduğu inanışı, uygar düşünceden geçen son derece soyut bir fikri ortaya koyar. Bu, biri düzenin, diğeri düzensizliğin kaynağı olan, iki elementin bir birleşimi olarak bir insanoğlu tasavvurudur. Farklı isimler verilen bu elementlerden düzenli olanı muntazaman, rasyonellik veya akıl, ama aynı zamanda akıl veya ruh olarak da adlandırılır. Düzensiz olanı ise; tutku, iştah, beden, his ve hayvani duygu olarak tasvir edilir. Filozoflar, ilahiyatçılar ve psikologlar, onların ilişkisinin farklı ve karmaşık yanlarını göstermişlerdir. Fakat hepsi, insan hayatının düzen ve düzensizlik arasında bir mücadele olduğu konusunda hem fikirdirler…

HAKLAR ve AİDİYET ARASINDA BİREY Yılmaz ÇOLAK

HAKLAR ve AİDİYET ARASINDA BİREY Yılmaz ÇOLAK

Bu çalışma, gittikçe haklar ve aidiyet temelinde hem siyasi hem de teorik alanda daha fazla tartışma konusu haline gelen birey ve bireyliğin doğasını ve sınırlarını açıklamayı amaçlamaktadır. Son yıllarda hem bir nevi bireyin evrenselleşmesi diyebileceğimiz insan haklarının kapsayıcı bir şekilde evrenselleşmesi hem de ulus-devletlere yönelik aşağıdan yukarı hak ve özgürlük talepleri birey-grup ve birey-devlet ilişkilerini yeniden şekillendirmektedir. Çalışma, bu bireyin yeniden anlamlandırılma sürecini iyi kavrayabilmek için bireyin ne olduğu ile insan hak ve özgürlüklerinin gelişimini incelemektedir. Bu inceleme yapılırken liberalizmin çıkışı, ona yönelik eleştiriler ve geçirdiği değişim ele alınacaktır. Çalışma, bireyliğin oluşumunda ve bireyselleşmede, haklar ve aidiyet arasındaki hem birbirini reddeden hem de besleyen karşılıklı ilişkinin belirleyici olduğunu tartışmaktadır. Anahtar Kelimeler: Birey, Hak, Aidiyet, Liberalizm, Kolektif Bütünlük

ERKEN MODERNİTEDEN GÜNÜMÜZE LİBERALİZM/ CUMHURİYETÇİLİK KISKACINDA BİREY-DEVLET İLİŞKİLERİ Melike AKKARACA KÖSE

ERKEN MODERNİTEDEN GÜNÜMÜZE LİBERALİZM/ CUMHURİYETÇİLİK KISKACINDA BİREY-DEVLET İLİŞKİLERİ Melike AKKARACA KÖSE

Bu makalede bireyin siyasi iktidar karşısındaki konumu siyaset felsefesi tarihinde ortaya çıkan iki ana yaklaşım olan liberal ve cumhuriyetçi yaklaşımlar çerçevesinde incelenmekte ve ilk olarak bu modelleri günümüz modern devlet anlayışını hala etkileyecek şekilde ortaya koyan Locke ve Rousseau’nun kuramları ele alınmaktadır. Bu yaklaşımların kuramsal düzlemde tutarlı biçimde bir araya getirilmesi çabaları için ise Avrupa düşünce ve pratiğini şekillendiren düşünürlerden biri olan Kant ve günümüz siyaset ve hukuk felsefesinin önemli isimlerinden Habermas’ın kuramları üzerinde durulacaktır.
Anahtar Kelimeler: Birey-Devlet İlişkileri, Liberal Model, Cumhuriyetçi Model, Kant ve Habermas

LİBERAL FARKLILIK TEORİSİNİN İKİ ÖRNEĞİ KYMLICKA ve KUKATHAS Cennet USLU

LİBERAL FARKLILIK TEORİSİNİN İKİ ÖRNEĞİ KYMLICKA ve KUKATHAS Cennet USLU

Farklı grup ve kültürlere yönelik bilindik tek tipleştirici ulus-devlet stratejilerinin iflası çağdaş siyaset teorisinde farklılık meselesi üzerine hararetli teorik tartışmaları da tetikledi. Kollektivist ve liberal olmak üzere iki ana grupta toplanabilecek bu tartışmalara liberal kanattan yapılan katkılar dikkate değerdir. Bu çalışmada farklılık meselesine dair iki liberal teori karşılaştırmalı bir analizle ele alınmıştır. Will Kymlicka ve Chandran Kukathas’ın teorileri genel olarak “liberal” teoriler olarak adlandırılmakla birlikte iki teori arasındaki farklılıklar hem temellendirme hem de sonuçlar bakımdan önemlidir. İki teori arasındaki önemli farklılıklar liberal geleneğin klasik/özgürlükçü/ politik liberalizm ve modern/eşitlikçi/kapsamlı liberalizm şeklinde ifade edilen iki ayrı ekolüne uygun düşmektedir. Kymlicka’nın teorisine göre bir yandan kültürel grupların kolektif hakları kabul edilirken, diğer yandan grupların “aslî” veya “hakikî” farklılıklarına izin verilmez. Kukathas’ın teorisi bir yandan grupların kolektif haklarını reddederken, diğer yandan kültürel farklılıklara karşı radikal bir hoşgörüyü barındırır. İki teori arasında yapılan karşılaştırmalı analizde Kukathas’ın teorisi “hakikî” farklılıklara izin vermesi bakımından Kymlicka’nın teorisinin önüne geçmektedir. Buna karşın Kukathas’ın teorisi de bazı noktalarda revize edilmeye veya güçlendirilmeye ihtiyaç göstermektedir. Ancak her halükârda, farklılıkların bireysel özgürlükler temelinde hayat alanı bulduğu özgür bir siyasî toplum teorisi için liberalizmin klasik/liberteryen/politik versiyonuna daha fazla yoğunlaşmak doğru bir tercih gibi görünmektedir. Anahtar Kelimeler: Kukathas, Kymlicka, Çeşitlilik, Farklılık, Çokkültürlü Toplum, Kolektif Haklar, Liberalizm, Hoşgörü, Otonomi

HİYERARŞİ ve BİREY: POLİSLERİN DÜNYASI Ahmet Erkan KOCA

HİYERARŞİ ve BİREY: POLİSLERİN DÜNYASI Ahmet Erkan KOCA

Bu makale, polislerin dünyasından hareketle hiyerarşik sistemlerin işleyiş mantığına ve doğasına dikkat çekiyor. Bunun doğurduğu sıkıntıları ve bireyi merkeze alan daha özgür ve eşitlikçi bir topluma ulaşma ideali açısından yarattığı olumsuzlukları ele alıyor. Bunu yaparken, hiyerarşinin insanın güce erişme ve iktidara ulaşma mücadelesinin kaçınılmaz bir sonucu olduğu ve bunu tetiklediği savından hareketle, yasa ve düzen ilişkisini irdeliyor. İnsanların ne yapmaması gerektiği temeline dayanan polisliğin giderek ne yapılmasını söyleyen ve hatta dikte eden bir anlayışa doğru evrildiği üzerinde duruyor. Bir kere oluşturulduktan sonra kendi kurallarına göre işleyen hiyerarşilerin bireysel gelişimi engellediği ve bunun ilk ve en problemli sonucununsa insanın düşünsel kapasitesinin körelerek vasatlığın her alanda egemen hale geldiğini ileri sürüyor. Liyakatin, çalışmanın, insana ve düşüncenin gücüne inanan bir işleyişin yerini hiyerarşinin kendi kuralları gereği bütün amacı bir üst basamağa çıkarak güce ulaşmanın getirilerinden daha fazla yararlanmak olan, ‘eyyamcı’ ve idare-i maslahatçı, philistini bir karakterin başa geçtiği konusunu mesele yapıyor. Anahtar Kelimeler: Hiyerarşi, Birey, Güç, Yasa, Düzen, Polislerin Dünyası.

BİREY, DEMOKRASİ ve EMPATİ Seymen ATASOY

BİREY, DEMOKRASİ ve EMPATİ Seymen ATASOY

Otoriter ve tekçi siyasi kültürlere sahip toplumların demokrasiyi ve çoğulculuğu pekiştirebilmeleri için gereken bireysel değişim ve uyum ihtiyaçları nelerdir ve bunlar nasıl sağlanabilir? Bu soruya yanıt arayan çalışma bireysel bilinçlerin özgürleşmesi ve kültürel tekamülün sağlanması için empati yeteneğinin yaygınlaştırılması üzerinde durmaktadır. Empati, kendisini bir süre için başka bir insanın yerine koyarak onun duygu ve düşüncelerini doğru kavrama ve bunu ona ileterek karşılıklı derin anlayış ve hissediş kurma becerisi olarak tanımlanabilir. Empatinin bir toplumun bireyleri arasında yaygın bir özellik olması durumunu ise empati kültürü olarak adlandırabiliriz. Siyasi gücü tabana doğru yayan dinamik bir süreç olan “demokratikleşme,” bu güç transferinde kaybedenler ile kazananlar arasında doğal bir çatışma potansiyeli yaratır ve ciddi toplumsal kutuplaşmalara yol açabilir. Kendi kutuplaşmasını aşarak dünyanın en medeni toplumları arasındaki hedeflediği yeri alabilmesi için, Türkiye’nin empati kültürü ve eğitimini bütünsel şekilde ele alması, kendi kültürüne uygun etkin empati eğitimi programları geliştirmesi, ve bunları özellikle ilk öğretim kurumlarında yaygınlaştırması daha fazla geciktirmeden alması gereken acil önlemlerdendir. Anahtar Kelimeler: Birey, Demokrasi, Demokratikleşme, Empati, Bilinç, Çerçeve Çözümlemesi, Bilişsel Dilbilimi, Empati Kültürü, Empati Eksikliği, Empati Eğitimi

OSMANLI-TÜRK SİYASAL GELENEĞİNDE BİREYSEL ve KOLEKTİF HAKLAR MEFHUMU Bayram Ali SONER

OSMANLI-TÜRK SİYASAL GELENEĞİNDE BİREYSEL ve KOLEKTİF HAKLAR MEFHUMU Bayram Ali SONER

Bireyin siyasal ve kültürel kimliği arasında yakın bağ kuran modern devlet, baskın kültürel kimlik dışında kalan azınlıkların siyasal ve toplumsal varlığını sorunsallaştırmıştır. Bu nedenle azınlık hakları, modern dönemin temel ilgi alanlarından biri haline gelmiştir. Azınlık kültürlerin korunmasını amaçlayan haklar ya doğrudan söz konusu cemaatlerin tüzel kişiliklerine (kolektif) ya da aynı kültürel topluluklara mensup bireylere (bireysel) tanınmıştır. Gayrimüslim cemaatleri idari özerkliğe sahip birimler olarak örgütleyen Osmanlı idaresi, kolektif haklar şeklinde formüle edilen hak ve imtiyazları gayrimüslim cemaatlerin dini otoritelerine tanımıştır. Bireyin idaresini birçok alanda cemaat organlarına bırakan bu yaklaşım, gayrimüslim kültürel kimliğinin korunması ve tekrar üretilmesini sağlarken, Müslüman ve gayrimüslim unsurlar arasında derin bir ayrımın doğmasına yol açmıştır. Bu nedenle Tanzimat olarak bilinen ve siyasal aidiyet üzerinden kurgulanacak bir Osmanlı ulusu yaratma çabası olarak değerlendirilebilecek 19. Yüzyıl Osmanlı reformları başarısızlığa uğramış, devleti çöküşten kurtaramamıştır. Kolektif hak uygulamalarının neden olduğu bu tarihi deneyimlerin etkisi altında yeni bir rejim kurma çabasında olan Cumhuriyet kurucu kadroları, gayrimüslim azınlıkları öncelikli olarak siyasal aidiyet üzerinden tanımlamış, Lozan Antlaşması’nda ifadesini bulan hakları “gayrimüslim Türk vatandaşlarına bireysel düzeyde tanımıştır. Anahtar Kelimeler: Azınlık hakları, bireysel haklar, kolektif haklar, Osmanlı, Türkiye

BİREYCİ TOPLUM SAVUNUSU OLARAK PRENS SABAHATTİN SOSYOLOJİSİ Cevat ÖZYURT

BİREYCİ TOPLUM SAVUNUSU OLARAK PRENS SABAHATTİN SOSYOLOJİSİ Cevat ÖZYURT

Türk sosyoloji ve düşünce tarihinin önemli isimlerinden Prens Sabahattin’in düşünceleri sosyal bilim çevrelerinde yüzeysel olarak bilinmektedir. Resmi sosyoloji anlayışının Sabahattin sosyolojisine yönelik değersizleştirme çabaları, yüzeyselliğin yıllardır yeniden üretilmesini sağlamıştır. Sabahattin’in siyasal kimliği, düşüncelerinin red-kabul ikileminde gündeme gelmesini sağlayarak, bu yüzeyselliğin üretimine katkı sunmaktadır. Bu makalede, Prens Sabahattin’in kendi yazılarından ve hakkında yazılanlardan hareketle, sosyal ve politik kimliği, Türk siyasi ve sosyolojik düşünce geleneği içindeki yeri, modern toplum ve birey hakkındaki tespit ve öngörüleri, toplumsal ve siyasal değişme modeli hakkındaki görüşleri analiz edilerek sistematik hale getirilecektir. Anahtar Kelimeler: Bireyci Toplum, Teşebbüs-i Şahsi, Âdem-i Merkeziyetçilik, İlm-i İçtima, Prens Sabahattin Sosyolojisi, Le Play Sosyolojisi.

BİREY ve BİREYLEŞME: PSİKOLOJİK BİR ANALİZ Erdoğan ÇALAK

BİREY ve BİREYLEŞME: PSİKOLOJİK BİR ANALİZ Erdoğan ÇALAK

B irey ve bireyleşme terimi, günümüzün Türkiye’sinin anlam dünyasında ve günümüzün Türkçesinde, çoğu zaman bir insanı olumlamak veya insandaki olumlu bir gelişimi ifade etmek üzere kullanılmaktadır. Birey terimi bu anlamda kullanıldığında çoğu zaman kendini bulmuş, kendi gibi olan, kendi doğrularına göre yaşayabilen, özgürleşmiş birini tanımlamaktadır. Birey terimi, daha nadir olarak da bencil, kimseyle yardımlaşmayan ve dayanışmayan, kendinden başkasını düşünmeyen, yardım etmeyi reddeden, kimseye hayrı olmayan birisini anlatmak için olumsuz bir anlam yüküyle kullanılmaktadır. Gerçekten birey, kendi kendisinin sorumlusu olmayı, başına gelenlerin nedenlerini kendisinde aramayı, kendi gücüne dayanarak yaşamayı, varlığını kendini geliştirerek ve yeterliliğini arttırarak sürdürmeyi seçmiş kişidir. Hayatındaki en önemli ideallerin başında kimseye muhtaç olmamak gelir. Birey, muhtaçlığın özgürlüğü yok ettiğinin farkındadır. Başka bir insana bağımlılık, bireyleşme idealinin gerçekleştirilememesi anlamına gelir ve kişinin kurtulması gereken bir durumdur. Bağımlılık ve muhtaçlık, kendi doğrularına göre olamama, otonom bir birim haline gelememe, özgürleşememe anlamına gelecektir…

“ÖZGÜRLÜK ÜSTÜNE”, BİREYCİLİK ve TÜRKİYE İÇİN DERSLER Mehmet DİKKAYA

“ÖZGÜRLÜK ÜSTÜNE”, BİREYCİLİK ve TÜRKİYE İÇİN DERSLER Mehmet DİKKAYA

J. S. Mill’in Ondokuzuncu Yüzyıl’ın ortalarında kaleme aldığı, “Özgürlük Üstüne” adıyla 1955’te çevrilen ve bir süre önce sadeleştirilen kitabı özgürlük ve birey kavramları etrafında oldukça özgün bir derinliğe sahiptir. 1 Mill bu kitapta, düşünce ve tartışma özgürlüğü üzerine derin felsefi görüşlerinin yanında, mutluluğun unsurlarından biri olarak bireycilik ve toplumun birey üzerindeki otoriesinin sınırları ile uygulamalardan bazı örnekler sunmaktadır. Yüz elli yaşını aşmış olmasına rağmen, bu kitapta ileri sürülen ve tartışılan fikirlerin günümüz Türkiye’sinde yaşanan, özellikle bireycilik ve özgürlükler üzerindeki tartışma konuları üzerinde ne denli bir yol gösterici özellik taşıdığı anlaşılmaktadır. Mill’in iktisadi düşüncelerinde (ve demokrasi ile ilgili fikirlerinde), günümüz şartları çerçevesinde bir revizyon gereği gayet açıkken (ki bu tür bir revizyon, liberal iktisatçılar tarafından daha sonra başarılı bir şekilde yapılmıştır), bireycilik konusunun önemini koruduğu ve geçerliliğini sürdürdüğü gözlenmekte. Gerçekten, cumhuriyet tarihimiz boyunca bireysel gelişmenin ve bireyselleşmenin önünde aşılması zor bariyerler kurulmuştur. Bu bağlamda, “Fikri hür, vicdanı hür nesiller” gibi tabirler yalnızca kitaplarda kalagelmiştir. Örneğin, bir muvazzaf asker bireyselliğin savunucusu olabilir mi? 2 Mesleğinin kollektif hareket etme ve sorgusuz itaat esasına dayalı olduğu bu meslek gurubu “ben demokratım” derse bu inandırıcı olur mu? Ya da “ötekiler” saplantısı içerisine gömülüp kurtulmayı başaramayan birisi, bir üniversitede profesör bile olsa, bu kişi için “entelektüel” tanımlaması yapmak uygun mudur? O halde, bireysellik neden önemlidir ve bunun önünde olması muhtemel ne tür engeller vardır? Bütün zamanlara hâkim olmuş tek bir doğruya rastlamak mümkün müdür? Her şeyden önce, gelişme yolunda uzun yollar katetmesi gereken Türkiye gibi bir ülke, önceliği ne tür konular üzerinde yoğunlaştırmalıdır? Türkiye’nin güncel sorunlarının anlaşılmasında ve çözüm yolları türetilmesinde bireycilik ve onun önündeki engeller ne kadar önemlidir? Bu çalışmada, Mill’in bir buçuk yüzyıl önce ifade ettiği bireycilik ve özgürlük temelleri düşüncelerinin analizi yapılacak, yukarıdaki sorular etrafında meydana gelebilecek boşluğu doldurma amacına yönelik değerlendirmelerde bulunulacaktır…

İctimâiyâtda Garbcılık ve Bozgunculuk ASRÎ ÂİLE Hasan HİKMET

İctimâiyâtda Garbcılık ve Bozgunculuk ASRÎ ÂİLE Hasan HİKMET

G arbcılarımızın bünyân-ı ictimâîmizi temelinden sarsmak isti’dâdını gösteren gâyelerinden biri de malûm olduğu vecihle ‘hürriyet-i nisvân’ dır.Bu münâsebetle Ziya Gökalp Bey, Türkçülüğün Esâsları unvanıyla neşretdiği eserin dördüncü mebhasında âtîdeki mütâlaâtı ityân etmekdedir: “Hukûkî Türkçülüğün üçüncü gâyesi de bir (asrî âile) vücûda getirmekdir. Asrî devletdeki müsâvât umdesi, erkekle kadının nikahda, talakda, mîrâsda, meslekî ve siyasî haklarda müsâvî olmasını da istilzâm eder. O halde yeni âile kanunu ile intihâbât kanunu bu esâsa istinâden yapılmalıdır.” Bu mütâlaâtı biz biraz daha tavzîh edelim. Şimdiye kadar gerek matbûâtda, gerek muhtelif vesilelerle tekerrür etmekde olan neşriyâta nazaran hayat-ı ictimâîmizde ev kadını teveccühüne kesb-i liyâkat eden Müslüman kadını mazlûm ve esîr bir kitle olarak telakki edilmekdedir…

Mdd Pdf görüntüle

İlginizi Çekebilir?

50. Sayımız

13. Yıl, 50. Sayı • Ekolojİk Düşünce

Muhafazakâr Düşünce’den Modernitenin hüküm sürdüğü çağlarda insanların karşı karşıya olduğu siyasal ve toplumsal sorunların giderek ...