Devrim II

12-681x1024Muhafazakârlık, modern dünyanın ana siyasi ve kültürel akımlarından biri olmakla beraber, özellikle Türkiye’de bu ağırlığı ölçüsünde fikri bir ilgiye mazhar olamamıştır. Türkiye’de, bilhassa çok partili hayata geçildiği dönemlerde siyasi olarak muhafazakâr partiler iktidarda olsa da, bu muhafazakâr düşüncenin ve üslubun gelişmesi manasına gelmemiştir. Muhafazakârlık, Fransız Devrimi sonrasında devrimin ve devletin yok ettiği geleneksel otorite ve geleneksel özgürlükleri koruma kaygısıyla ortaya çıkmıştır. Fransız Devriminin idealleri ve devrim anlayışı dünyada yayıldıkça, muhafazakârlık da yayılmış ve farklı renkler kazanmıştır. Osmanlı Devleti’nde de Fransız Devrimini etkisiyle eşitsiz ve hiyerarşik bir imtiyaz sistemi olan milletler nizamından eşitlik temelinde bir hukuk nizamına geçme istikametindeki 1856 Islahat Fermanına karşı, eşitlik prensibinin “kaide-i tedric” ile uygulanmasını isteyenlerin tepkisini dile getiren Cevdet Paşa ile muhafazakârlığın ortaya çıkışından bahsedilebilir. Ancak muhafazakârlık açısından kopuş sayılabilecek asıl tarihsel dönem, Cumhuriyet sonrasında yaşanan siyasi değişim ve dönüşümde belirginleşir. Cumhuriyet sonrasında, Tanzimat’tan beri devam edegelen ikili yapı ortadan kaldırılarak geleneksel otorite ve geleneksel özgürlükler kesin olarak
bertaraf etmiştir. Devlet eliyle toplumun dönüştürülmeye çalışılmasını öngören bu kopuş sürecinde, saray, konak, tekke ve zaviye gibi kurumlarla birlikte, muhafazakârlığın
toplumsal anlamda görünürlük kazandığı, “eski hayatımız”ı simgeleyen bütün kurumlar ortadan kaldırılmaya çalışılmıştır. Bu hayatı temellük eden bir milli burjuvazi de olmadığından İstanbuli hayat yok olurken, onun yerine Cumhuri hayat kurulmaya çalışılmıştır. Ancak özlenen kültürel homojenlik yine  sağlanamamış, Cumhuri hayatın karşısında tepkiler muhafazakârlık adı altında toplanmıştır. Bürokratik Cumhuri hayatın tahakkümü karşısında 1946’dan sonra gelişen demokratik hayat, eskiden kalanın görünürlük kazanmasını kısmen serbestleştirmiştir. Ancak bunun eskinin ihyası olmadığı, semboller ötesinde popüler bir melez kültür olduğu görülmüştür. Bu arada giderek artan bir şekilde köyden şehirlere gelen kitleler, bir yandan eski hayatlarını terk edip hızla değişmek isterken, diğer yandan da tutunacak bir dal aramışlardır. Siyasi muhafazakârlık söylemi ve esas itibarıyla dini semboller bu ihtiyaca cevaperirken, bu cevabın İstanbuli hayatı yeniden üretmesi mümkün olmamıştır.Türk muhafazakârlığı, bir yandan haldeki hayatından memnun olmayan ve değiştirmeye gayret eden kitlelerin ve onların siyasi temsilcilerinin değişim söylemi, diğer yandan bu insanların tutunma söyleminin dilemmasında teşekkül etmiştir. Siyasi muhafazakârlık, zaman zaman reaksiyoner tutumlar şeklinde de ifadesini bulmuştur. Bununla beraber, imar ve kalkınma çalışmaları karşısında ise muhafazakâr bir muhalefet, neredeyse duyulmaz. Daha önce milliyetçilikle beraber utangaç bir şekilde telaffuz edilen muhafazakârlığın Türkiye’deki en büyük dönüşümlerin yaşandığı Turgut Özal ve AK Partili yıllarda yeniden gündeme gelmesi bu bakımdan manidardır. Ancak bu haliyle muhafazakârlık, eskisine nispetle daha mutedildir.  Belki de bu yüzden, bu sürecin bir sonraki aşamasındaki muhafazakâr öneri AK Parti programındaki “muhafazakâr demokrasi” kavramıyla ifadesini bulacaktır. AK Parti’nin ideolojik kimliğini de ifade eden “muhafazakâr demokrasi” halen tartışılmakla birlikte, bugün muhafazakârlık, AK Parti’yi aşan bir ilginin konusu olmaya başlamıştır. Türkiye’nin dünyaya açılması ve dünya konjonktürünün de katkısıyla bugün muhafazakârlık dünyadaki veçheleriyle de tartışma
konusudur. Kendisi bizatihi bu ilginin bir ürünü olan Muhafazakâr Düşünce Dergisi bu sayısında “Avrupa ve Türkiye’de Muhafazakârlık” konusunu ele almaktadır. Elinizdeki sayıda yer alan fikir ürünlerinin, muhafazakârlığın daha iyi anlaşılması çabalarına katkıda bulunması umulur. Gelecek sayımız, yine muhafazakâr düşünce açısından son derece önemli bir konu olan “Devrim” bütün yönleriyle ele alınacaktır. Gelecek sayıda buluşmak dileğiyle…
Dr. Murat Yılmaz

TÜRK DEVRİMİ, DEVLET ve KÜLTÜR Yılmaz Çolak

TÜRK DEVRİMİ, DEVLET ve KÜLTÜR Yılmaz Çolak

Bu çalışmada, 21. yüzyılın ilk yıllarında Türkiye’de halen derinden hissedilen “kültür savaşlarının” yolaçtığı siyasal kutuplaşmanın anlaşılmasında önemli bir yere sahip olan, Türk Devriminin oluşturmaya çalıştığı kültür anlayışı ve onun siyasal sonuçları incelenmektedir. Burada, resmi kültür formatının, yaşayan ve geleneksel olandan ziyade “modern” ve “medeni” olmayı önceleyen yeni bir (modern ve laik) hayat tarzını gösterdiği ve bunu toplumda var olan hayat tarzları arasında katı bir hiyerarşi kurarak gerçekleştirdiği tartışılacaktır. Tartışma, Fransız devrimci geleneği temel alınarak sürdürülecektir. Bu bağlamda, siyasal anlamda modernite projesine içkin olan kültür kavramı devlet, milliyetçilik, kamusal alan ve vatandaşlık kavramları etrafında analiz edilecek ve günümüz vatandaşlık tartışmalarına olan etkisi ele alınacaktır. Anahtar Kelimeler: Kültür, devrim, milliyetçilik, medeniyet, vatandaşlık, Türk kimliği.

DEVRİM ve DEĞİŞİMİ ANLAMAYA YÖNELİK BİR YÖNTEM: TARİHSEL SOSYOLOJİ İrfan Haşlak

DEVRİM ve DEĞİŞİMİ ANLAMAYA YÖNELİK BİR YÖNTEM: TARİHSEL SOSYOLOJİ İrfan Haşlak

“]Tarihsel gerçekleri sosyolojinin temel kavramları ve hayal gücüyle yorumlama amacında olan tarihsel sosyolojinin bir yöntem olarak en çok yaralanıldığı konular dönüşüm ve özelikle de devrimlerdir. 1960’lardan sonra özellikle bu yöntemi benimseyerek geçmişte gerçekleşmiş dönüşümler üzerinde araştırma yapan tarihçi ve sosyologların sayısında önemli artış olmuştur. Çağdaş kurum ve uygulamaları anlamanın en tutarlı yolunun bunları yaratan nedenlere karşılaştırmalı olarak bakmanın daha anlamlı olacağı, değişik örneklerle ve özellikle Barrington Moore örneğinde vurgulanmıştır. Anahtar Kelimeler: Tarihsel sosyoloji, dönüşüm, devrim

MODERNLEŞME EVRİMİ: TÜRK DEVRİMİ Halis Çetin

MODERNLEŞME EVRİMİ: TÜRK DEVRİMİ Halis Çetin

Modernleşme ve modernizm, siyasal iktidar/devlet ve meşruiyet, evrim ve devrim gibi siyaset biliminin temel konuları arasındaki ilişkileri analiz eden bu çalışma, siyasal düşünce ve Türk modernleşme geleneği içerisinde modernlik ve modernleşme tanımlarını, biçimlerini ve eleştirilerini incelemektedir. Çalışma, aynı zamanda, özellikle Türk modernleşmesi örnekliğinde siyasal iktidarın ideoloji aracılığıyla toplumsal değişimi etkileme ve kontrol etme çabalarını ele almakta ve Türkiye’de siyasal iktidar, ideoloji ve toplum arasındaki modernleşme ilişkilerini ve modernleşmenin doğurduğu krizleri analiz etmektedir. Anahtar Kelimeler; Modernleşme, Kemalizm, ideoloji, Türk Devrimi, Atatürk.

FRANSIZ DEVRİMİNİN OSMANLI DEVLETİ ÜZERİNE ETKİSİ ve SONUÇLARI Hüseyin Emiroğlu

FRANSIZ DEVRİMİNİN OSMANLI DEVLETİ ÜZERİNE ETKİSİ ve SONUÇLARI Hüseyin Emiroğlu

Balkan yarımadası, 15. yüzyıl sonunda bütünüyle Osmanlı İmparatorluğunun hâkimiyeti altına girerken, Batı Avrupa’da bir dizi devrimsel gelişmeler dönemi başlamıştı. Osmanlı merkezî hâkimiyetinin Balkanlarda yarattığı ‘sosyal devrim’ ve ‘millet sistemi’nin sağladığı olanaklar, Balkan halklarının refah düzeyinde büyük bir artışa yol açmıştır. Bu yüzden Balkan halklarından, 17. yüzyıl sonuna kadar, Osmanlı Devletine karşı önemli bir isyan hareketi meydana gelmemiştir. Çok uzun bir savaşım sonrasında kurulan Vestfalya Düzeni, Batı ve Orta Avrupa’da ‘millî devlet’ sistemini temel alırken; burjuva sınıfı, yeni dönemin en önemli aktörü olarak ortaya çıkmıştır. Burjuvazi, 14 Temmuz 1789’da Fransa’da eski rejimi devirerek, büyük ekonomik gücüne siyasal bir temel kazandırdığı yeni rejimi kurmuştur. Yeni rejim, siyasal meşruiyetini, Tanrısal kökenli olmaktan çıkararak, halka dayandırmıştır. Fransız İhtilalinin ortaya koyduğu, ‘millet egemenliği’, ‘millî irade’ kavramları ve ‘milliyetçilik’ ideolojisi, öncelikle Kıta Avrupa’sındaki dengeleri derinden sarsmıştır. Napolyon savaşları, söz konusu kavramları tüm Avrupa halkları arasında yaygınlaştırmıştır. Fransız İhtilalinin ortaya koyduğu kavramlar, Avusturya İmparatorluğu ve Osmanlı İmparatorluğu gibi çokuluslu siyasal yapılar üzerinde büyük etki doğurmuştur. Osmanlı öncesi dönemde, önemli merkezî siyasal yapılara sahip olmuş Balkan halkları, 19. yüzyıl boyunca ve 20. yüzyıl başında, millet egemenliği ve millî irade kavramlarından hareketle, kendi ulusdevletlerini kurmak ve yaşam alanlarını yeniden tanımlamak mücadelesi vermişlerdir. Anahtar kelimeler: Balkanlar, Fransız İhtilali, millet egemenliği, Osmanlı İmparatorluğu, Avusturya İmparatorluğu.

ULUS-DEVLETİN İNŞASI SÜRECİNDE BİR TÜRK(ÇE)LEŞTİRME POLİTİKASI: “CHP HARS KOMİTALARI” (1937-1938) Bünyamin Kocaoğlu

ULUS-DEVLETİN İNŞASI SÜRECİNDE BİR TÜRK(ÇE)LEŞTİRME POLİTİKASI: “CHP HARS KOMİTALARI” (1937-1938) Bünyamin Kocaoğlu

1923’te kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti, benimsediği ulus-devlet anlayışının bir gereği olarak, Osmanlı Devleti’nden devr aldığı nüfusu Türklük potasında eritmek amacına yönelik bazı politikalar uygulamıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarında daha çok gayrı Müslim unsurları hedef alan bu politika özellikle 1930’dan itibaren devletin diğer gayrı Türk Müslüman unsurlarını da kapsamıştır. Bu çerçevede 1930’dan sonra Türkçe konuşulmasını ulus-devleti inşa etmek için vazgeçilmez bir ön şart olarak gören devlet, 1937 yılının başlarında Seyhan ve İçel illerinde yaşayan ve “Etili Türkler” olarak adlandırdığı çoğu Arapça konuşan unsurları ulus-devlete entegre etmek, bunu için de Türkçe konuşulmasını sağlamak amacıyla “CHP Hars Komitaları” nı teşkil etti. Ankara merkezli, bölgesel ve Tek Parti döneminin parti-devlet anlayışının tipik bir örneğini teşkil eden Komitalar, Türk çe’nin umumileştirilmesi hususunda müslüman unsurlara yönelik olarak uygulanan politikaların en etkin ve en belirgin örneği olmuştur. Çukurova bölgesinin tamamını kapsayan faaliyet alanı içerisinde Komitaların çalışmalarında eğitim en öncelikli konu olarak ele alınmış, bu çerçevede bölgede çok sayıda “Ulus Dershanesi” adıyla amaca yönelik okullar açılmış ve önemli sayıda Etili Türk yurttaşa ve çocuklarına Türkçe öğretilmiştir. Hars komitalarının faaliyetleri sadece okul ile sınırlı kalmamış, bundan başka sosyal hayatın önemli mekanları mahalle, köy, sokak, çarşı, kahvehaneler dahi Komitaların en etkin çalışma yerlerini teşkil etmiştir. Ayrıca Komitalar, amaca ulaşabilmek için, milli bayramlardan özel günlere, tiyatrodan müziğe, spordan her türlü eğlenceye, konferanstan ilmi araştırmalara her türlü aktiviteyi en etkin biçimiyle kullanabilmiştir. Anahtar Kelimeler; Ulus-devlet, CHP Hars Komitaları, Etili Türkler, Seyhan vilayeti, Adana.

TOCQUEVILLE’DE DEMOKRATİK TOPLUMUN DOĞASI Cevat Özyurt

TOCQUEVILLE’DE DEMOKRATİK TOPLUMUN DOĞASI Cevat Özyurt

Bu makalenin amacı, sosyolojinin kurucularından Tocqueville’in modern toplum çözümlemeleri ve bu toplumun geleceği hakkında öngörüleri ile bu toplumlarda karşılaşılabilecek sorunlara getirdiği çözüm önerilerini ortaya koymaktır. Tocqueville’e göre, modernleşme sürecinde bir eşitlik ve demokrasi çağına girilmiş; aristokratik toplumdan demokrat ik topluma geçilmiştir. O’na göre demokrasi, siyasal bir sistem olduğu kadar, temel niteliği “koşullarda eşitlik” olan bir toplum modelidir. O, koşullarda eşitliği ve toplumun demokratikleşmesini tersine çevrilmesi mümkün olmayan tarihsel bir süreç olarak görür. Ancak bu tarihsel sürecin değerlerde ve insan mutluluğunda ilerleme olarak algılanmaması gerektiği uyarısında bulunur. Eşitlik ve demokrasi olguları kendi içlerinde özgü ciddi sorunlar barındırır. Eşitlik, kolektif sorumluluk duygusunun azalmasına, bencilliğe yakın duran bir bireyselleşmeye ve kitleselleşmeye yol açabilir. Temsili demokrasi ve gelişmiş yönetsel bürokrasi ise vatandaşların siyaset yapma imkânını kısıtlayarak despotizme dönüşebilir. Tocqueville, aşırı bireyselleşme, kitleselleşme ve siyasetçilerin temsil yetkilerini kötüye kullanma sorunlarına çözüm olarak, örgütlenme özgürlüğünü kullanarak devlet ile birey arasında aracılık edecek sivil toplum kuruluşlarını hayata geçirmeyi önerir.Tocqueville’e göre, demokrasi değil, demokrasiler vardır; demokrasiye yönelik en büyük tehdit, demokrasinin kendi içinden gelir. Tocqueville’in bu özgün bakışı, her demokratik açılım arayışında onun yeniden keşfedilmesine ve yazılarındaki nesnel bakışın ve derinlikli analizin daha iyi anlaşılmasına neden olmaktadır. Anahtar Kelimeler: Demokratik toplum, aristokratik toplum, Tocqueville (Alexis de Tocqueville), eşitlik, özgürlük, sivil toplum, despotizm, çoğunluğun despotizmi, bireycilik-demokrasi, siyaset sosyolojisi.

ROBERT NİSBET’İ OKUMAK B. Berat Özipek - Kudret Bülbül

ROBERT NİSBET’İ OKUMAK B. Berat Özipek - Kudret Bülbül

“Modern zihnin üstünde bir hayalet dolaşıyor, güvensizliğin hayaleti” Robert Nisbet1 Çağdaş siyasi ideolojiler, etrafımızdaki dünyayı bizlere farklı açılardan gösteren pencereler gibidir. Her biri, bize aynı gerçekliğin farklı bir resmini sunar. Bu anlamda siyasi ideolojiler, hiçbir zaman “ideoloji” kavramının isim babası olan Destutt de Tracey’in2 olmasını arzuladığı gibi, “objektif” bir gerçekliğe işaret etmezler. Ancak bu durum, siyasetin dünyasını anlamaya çalışanlar açısından, onların önemli olmadığını göstermez. Tersine, insan, farklı perspektiflerden bakıldığında ortaya çıkan bu resimleri kendi akıl ve duygu dünyasının süzgecinden geçirerek, hakikate ilişkin daha net görüntüye ulaşmaya çalışır…

M. ŞÜKRÜ HANİOĞLU’NA CEVAP PRİNCETON’DA İTTİHATÇILIK VE HANİOĞLU’NUN TARİH USÛLÜNE KATKILARI Ali Birinci

M. ŞÜKRÜ HANİOĞLU’NA CEVAP PRİNCETON’DA İTTİHATÇILIK VE HANİOĞLU’NUN TARİH USÛLÜNE KATKILARI Ali Birinci

Tarihçilik bir işportacılık işi ve pazarı değildir. Burada kitabın veya ileri sürülen bilgilerin ve fikirlerin çok itibar görmesi, yapılan işin değeri hakkında, bir ölçü olamaz. Her şeyden önce ince bir işçilik gerektiren bu mesleğin ürünleri kısa vâdede değerini bulmayabilir. Esasen bu gerçek diğer ilim ve sanat ürünleri için de bahis mevzuudur. Ancak kısa vâdede işportacı gibi davrananların ürünleri, bir pazarlama marifetiyle, piyasaya hâkim olabilir ve müşteri bulabilir. Yaptığı işe inananların piyasa şartlarını düşünmeden çalışmalarını ve ellerinden gelen olgunlukta eserlerini vermeleri gerekir. Çevrenin aferinleri veya tenkitleri de bu mesaiye bir fâsıla verdirmemelidir. İşin ayrıca bir de ahlâkî tarafı bulunmaktadır. Bu da hakkını vermek veya vermeye çalışmaktır. Burada önce tarih usûlünün hakkını vermek, daha sonra da tarihî kaynakların ve diğer tarihçiler tarafından veya tarihçi olmasalar bile ortaya bir bilgi kaynağı veya kırıntısı koyanların hakkını vermek gibi bir vazife bahis mevzuu olmaktadır…

ALİ BİRİNCİ’YE SON CEVAP M. Şükrü Hanioğlu

ALİ BİRİNCİ’YE SON CEVAP M. Şükrü Hanioğlu

Değerli Editör: Değerli derginizin bir evvelki nüshasında yayınlanan kısa mektubuma, Sayın Ali Birinci’nin artık herkesin tanıdığı, kendine has uslûbuyla ve terbiye seviyesini yansıtarak kaleme aldığı cevap, yeni bir notun kaleme alınmasını zorunlu kılmıştır. Bunun neşrine yardımcı olmanızı istirham ediyorum. Sayın Birinci’nin temel sorunu, bizatihi kendisinin de ifade ettiği gibi, bilmediği bir dilde yazılan bir eserde “meslek ahlâkı bakımından açık ver”ilmiş olduğunu tespit ve iddia etmesidir. Burada mesele bir kimsenin herhangi bir lisanı bilip bilmemesi değildir. Hiç kimse herhangi bir lisanı ya da lisanları bilmek zorunda değildir. Sayın Birinci’ye de “neden İngilizce bilmediği” yolunda bir eleştiri getirilmiş değildir. Burada tenkit edilen bir kimsenin okuyup anlayamayacağını bizzat kendisinin itiraf ettiği bir çalışmayı eleştirmesidir. Eğer bir lisanı bilmiyorsanız, o anlamadığınız dilde yazılan eserleri tenkit etmez, böylece de o tür çalışmaların bibliyografyalarında bir nizamnâmeye atıfta bulunulmasıyla, o metnin neşredilmesini karıştırmak benzeri durumlara düşmezsiniz. İşin daha da garibi İngilizce kitabıma ilişkin eleştirisine verdiğim cevaba karşı yazdığı yazıda Sayın Birinci yirmi ve yirmi beş sene önce yayınlanan çalışmalarıma yönelik tenkitler dile getirmektedir. Bu da her halde eleştiri tarihinde bir ilkdir…
Mdd Pdf görüntüle

İlginizi Çekebilir?

mdd-kucuk

15 Temmuz’un Işığında Türkiye