Edebiyat

13-14-679x1024Değişim sancıları ve kimlik krizi yaşayan bütün toplumlarda, yazar ve şairler, kendilerine edebiyatın dışında da roller biçerler; aynı zamanda ya inkılâpçıdırlar yahut ahlâkçı, ya “ilerici”dirler yahut “muhafazakâr”; yani dolaylı veya dolaysız, mutlaka siyasetle ilgilenirler. Çünkü gidişat karşısında kendilerini sorumlu hisseder, romanın, hikâyenin, şiirin vb. diliyle doğru bildiklerini söyleyerek, hatta bazan siyasete bizzat girerek ya iktidarın yanında yahut karşısında yer alır, yanlışları düzeltmeye, eğrileri doğrultmaya çalışırlar. Onların bu gayretleri zaman zaman estetik  kaygılarının bile önüne bile geçebilir.Diktatörler, “şef”ler, eylem adamları, hatta demokrasilerde siyasî parti liderleri, başta şair ve yazarlar olmak üzere bütün sanatçıları yanlarında görmek istemiş, onları “ideoloji”nin, “devrim”in, “parti”nin vb. taleplerine uygun eserler vermeye zorlamışlardır. Elbette hiçbir gerçek yazar siyasete bu şekilde, yani zorlanarak müdahil olmayı istemez. Ancak edebiyatı siyasetten soyutlamak da mümkün değildir; sanat ve edebiyat adamları, isteseler de istemeseler de, geçmişin ve içinde yaşadıkları ânın şartlarına bağımlıdırlar. Özellikle modern toplumlarda, siyaset, devleti yönetmeye talip olan siyasî partilerin sınırlarını çoktan aşmış, sivil inisiyatifler de en az siyasî partiler kadar etkili olmaya başlamışlardır.
Kısaca söylemek gerekirse, insanların bulunduğu her yerde siyaset vardır. Herhangi bir şekilde susturulan, bastırılan kalabalıkların homurtuları bile bir çeşit siyasettir. Yazar, Robenson gibi tek başına bir adada yaşamıyorsa, sorumluluk hissediyor, fikrini söylüyor, gelecekle ilgili hayaller kuruyor, itiraz ediyor, eleştiriyorsa, siyasetin içindedir. Bir yazar veya şairin kendini bir siyasî partiye yakın hissetmesi, hatta bu partide bizzat siyaset yapması da mümkün ve tabiidir. Ancak gerçek bir yazar, kendisini yakın hissettiği siyasî partinin iktidara gelmesi halinde bile muhalif duruşunu koruyabilir. İktidarın bulunduğu her yerde gizli veya açık baskı ve sansür vardır. İktidar, sadakat bekler; bir yazarın körükörüne sadakati, kendi kendini iktidarın talepleri doğrultusunda sansür etmesi, hürriyetini kendi eliyle kısıtlaması demektir. Yazarın muhalif duruşunu koruyup siyasî partileri ve gündelik siyaseti aşarak daha üst seviyede bir siyaseti tercih etmesi, kendisini yakın hissettiği siyasî iktidar için daha faydalı olabilir. Muhafazakar Düşünce’nin, yeni sayısında edebiyatın siyasetle ilişkisini ele alırken bu görüşlerden hareket ettiğini  rahatlıkla söyleyebiliriz. Elinizdeki sayı ya ciddi emek mahsulü makalelerle katkıda bulunan akademisyenler ve yazarlar, bizde, edebiyatın özellikle Tanzimat’an sonra bir siyasî muhalefet aracı olarak nasıl kullanıldığını, çeşitli dönemlerde edebiyat adamlarının siyaset ve siyasî aktörler karşısında nasıl bir tutumu benimsediklerini, Tek Parti devrinde siyaset  edebiyat/siyasetçi edebiyatçı arasındaki problemli ilişkiyi, edebiyatı siyasete
karşı bağımsızlaştırmaya çalışanların geliştirdikleri söylemi, bazı önemli edebiyat adamlarının politik ilişkilerini, Türk romanına yansıyan siyasî süreçleri, darbeleri vb. enine boyuna irdelediler. Önemli ve ufuk açıcı bir sayı hazırladığımıza inanıyoruz. Adalet konusunu işleyeceğimiz yeni sayıda buluşmak üzere hoşçakalınız.
Beşir Ayvazoğlu

ALİ BİRİNCİ’YE SON CEVAP M. Şükrü Hanioğlu

ALİ BİRİNCİ’YE SON CEVAP M. Şükrü Hanioğlu

Değerli Editör: Değerli derginizin bir evvelki nüshasında yayınlanan kısa mektubuma, Sayın Ali Birinci’nin artık herkesin tanıdığı, kendine has uslûbuyla ve terbiye seviyesini yansıtarak kaleme aldığı cevap, yeni bir notun kaleme alınmasını zorunlu kılmıştır. Bunun neşrine yardımcı olmanızı istirham ediyorum. Sayın Birinci’nin temel sorunu, bizatihi kendisinin de ifade ettiği gibi, bilmediği bir dilde yazılan bir eserde “meslek ahlâkı bakımından açık ver”ilmiş olduğunu tespit ve iddia etmesidir. Burada mesele bir kimsenin herhangi bir lisanı bilip bilmemesi değildir. Hiç kimse herhangi bir lisanı ya da lisanları bilmek zorunda değildir. Sayın Birinci’ye de “neden İngilizce bilmediği” yolunda bir eleştiri getirilmiş değildir. Burada tenkit edilen bir kimsenin okuyup anlayamayacağını bizzat kendisinin itiraf ettiği bir çalışmayı eleştirmesidir. Eğer bir lisanı bilmiyorsanız, o anlamadığınız dilde yazılan eserleri tenkit etmez, böylece de o tür çalışmaların bibliyografyalarında bir nizamnâmeye atıfta bulunulmasıyla, o metnin neşredilmesini karıştırmak benzeri durumlara düşmezsiniz. İşin daha da garibi İngilizce kitabıma ilişkin eleştirisine verdiğim cevaba karşı yazdığı yazıda Sayın Birinci yirmi ve yirmi beş sene önce yayınlanan çalışmalarıma yönelik tenkitler dile getirmektedir. Bu da her halde eleştiri tarihinde bir ilkdir.Sayın Birinci’nin ikinci temel sorunu kaleme aldığı amatör denemenin temel tezinin yanlış olduğunu kabul etmemesinden kaynaklanmaktadır. İttihad ve Terakki’nin ilk nizamnâmesi olduğunu iddia ettiği 1897 yılında yayınlanan metin (kendisi bu metnin gerçek yayın tarihinden bîhaber gözükmektedir) daha evvel taş basma suretiyle istinsah edilerek üyelere dağıtılmış olan bir nizamnâmenin, Cemiyet’in Suriye’deki teşkilâtının tevsi‘i sonrasında iki dilde (Türkçe-Arapça) olarak yayınlanmış şeklinden başka bir şey değildir. 1895 yılında kaleme alınan orijinal metin en azından iki kütüphanede bulunmaktadır. Sayın Birinci dilerse bunlara bakarak elindeki metinle karşılaştırma yapabilir. Kendisiyle ilk ve son görüşmemizde bu metnin fotokopisinin bende bulunduğunu söylemiş olmam mümkündür. Bunu Kudüs’deki Halidî kütüphanesinde bulmuş ve Profesör Raşid Halidî’nin yardımıyla, o zamanın koşulları içinde oldukça zorlukla, fotokopisini almıştım. Aynı tarihte, 1897 Nizanmâmesi’nin de Arnavutluk Devlet Arşivi’ndeki orijinalinden aldığım son iki sahifesi eksik bir fotokopisi elimde idi. Dolayısıyla Sayın Birinci’nin satır aralarında ima etmeye çalıştığı gibi bu metinlerin suretleri elimde diyerek kimseye yalan söylemem söz konusu değildir. 1897 yılında yeniden yayınlanan nizâmnâmenin son iki sahifesini görmediğim için metnin sonunda bir açıklama olup olmadığını merak ettiğimden konuyu geçmiş günlerde bana dostluk gösteren Profesör İsmail Kara Bey’e söylediğimde kendisi, bunu bana Ali Birinci’de var olduğunu bildiği nüshadan te’min edebileceğini belirtti ve daha sonra bunu lûtfetti. Hattâ yanlış hatırlamıyorsam ben de teşekkür bâbında Fransız Polis Arşivi’nden almış olduğum ve Hürriyet ve İtilâf Fırkası hakkında bilgi ihtiva eden bir vesika ile Miralay Sadık Bey’in sürgünden İsmet İnönü’ye yazmış olduğu bir mektubun suretlerini Sayın Birinci’ye İsmail Bey vasıtasıyla gönderdim. Bana bir eski dost vasıtasıyla lûtfedilmiş bulunan elimde son iki sahifesi eksik olarak var olan bir risâlenin tamamının fotokopisidir, bunu da neşretmem sözkonusu olmayıp, ona sadece bir dipnotta atıfta bulunulmuştur. Bu dipnotta da (The Young Turks in Revolution, s. 290/n. 508) Rauf Ahmed Bey’in Dr. İshak Sükûti’ye gönderdiği 28 Mayıs 1897 tarihli mektupta adı geçen Arapça-Türkçe nizamnâmeye atıfta bulunulduğu belirtildikten sonra metin için bakınız denilmekte ve künye verilmektedir. Dolayısıyla ortaya konulan “yağmagerlik” benzeri suçlamalar için “uslûb-ı beyân aynıyle insan” demekten başka yapılacak bir şey yoktur…

PDF ‘ten devam ediniz…

Mdd Pdf görüntüle

İlginizi Çekebilir?

50. Sayımız

13. Yıl, 50. Sayı • Ekolojİk Düşünce

Muhafazakâr Düşünce’den Modernitenin hüküm sürdüğü çağlarda insanların karşı karşıya olduğu siyasal ve toplumsal sorunların giderek ...