Aydınlanma Eleştirisinden Devrim Karşıtlığına Edmund Burke
Fatih Duman
Fatih Duman’ın bu kitabı, A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde savunulmuş
olan
bir doktora tezinden türetilmiştir. Tezin yöneticisi bendim; ama aslında
yönetmiş olduğum da pek söylenemez. Tezler vardır, yönetici olarak ister
istemez konunun nasıl işleneceği, planın nasıl yapılacağı hakkında
yardımcı
olursunuz, hatta ifade bozukluklarını ve yazım hatalarını düzeltmek
zorunda
kalırsınız.
Oysa Fatih’in tezine, başından itibaren herhangi bir müdahalede
bulunmama hiç
gerek kalmadı. Tersine, yazdığı bölümleri bana getirip fikrimi
sorduğunda, “çok
iyi yazmışsın”, “çok iyi gidiyor”,
“bu bölümün kurgusunu çok mantıklı kurmuşsun” ya da “ hep böyle devam
et”
gibisinden övücü sözler sarf etmekle yetindim. Zaten sonuçta da her
türlü
övgüyü hak eden gerçek anlamda “tam”, “tamamlanmış” bir yapıt ortaya
çıktı;
belki fazlalığı olan, ama eksiği olmayan bir yapıt.
Eğer bu tezden
(kitaptan) kendime de bir pay çıkaracaksam, bunun, tezin konusunun
seçilmesinde
oynadığım küçük rol olduğunu söyleyebilirim. Çünkü Fatih, bundan birkaç
yıl
önce, Siyasal Bilgiler Fakültesi’ndeki Siyaset Bilimi Doktora
programında yer
alan “Fransız Devrimi’nin Siyasal Düşünceleri” adlı dersimde, Burke
üzerine bir
ödev hazırlamış ve bunu derste sunmuştu. İşte bu sunum, elinizdeki
kitaba varan
uzun ve zorlu yolda atılan ilk adım olmuştur, denilebilir.
Bu yolun sonunda
ortaya çıkmış olan yapıt, çok kapsamlı bir çalışmanın ürünüdür. Çünkü
Fatih,
Burke’ün en iyi bilinen ve en çok okunan Reflections
on The Revolution in France ile yetinmeyip, düşünürün mektupları da
dâhil
olmak üzere yazmış olduğu bütün metinlere ulaşmış ve bunları
kullanmıştır.
Böylece, Burke’ün değişik alanlarda dile getirdiği düşüncelerini (bu
düşüncelere ilişkin daha sonraları ileri sürülmüş farklı, hatta karşıt
yorumlar
ile eleştirilere de yer vererek), hem kendi aralarındaki ilişkileri
sergileyerek, hem de dönemin çeşitli düşünürlerinin görüşleriyle
karşılaştırarak, bütüncül bir çerçeve içinde incelemeyi başarmıştır. Bu
bağlamda, Fatih’in çalışmasına Burke’ün bilgi kuramıyla
(epistemolojisiyle)
başlaması, yani onun estetik, ahlâkî, sosyal ve siyasal düşüncelerinin
beslendiği kaynağı ilk önce ele alıp incelemesi ve aralarındaki
bağlantıları
kurması, bu düşüncelerin çok daha iyi anlaşılmasını sağlamıştır. Ayrıca,
kitabın ilk bölümünde, Burke’ün bilgi kuramının kökeninde İskoç
Aydınlanması’nın bulunduğunun açığa çıkartılması, Aydınlanma’yı,
özellikle de
Fransız Aydınlanması’nı çok sert bir dille yadsımış olan bu Whig
parlamenter-düşünürün
aslında belli ölçüde de olsa, bir “Aydınlanmacı” ya da en azından bir
Aydınlanma Çağı düşünürü olduğunu gözler önüne sermektedir.
Bununla birlikte
Burke, gerçekte, Aydınlanma’nın içerdiği ya da Aydınlanma’ya
yakıştırılan
toplumun kopuşlarla değiştirilip dönüştürülebileceğini savunan
ilerlemeci
anlayışın tam karşı kutbunda yer alıp muhafazakârlık (ya da Fatih
Duman’ın da
belirttiği gibi liberal-muhafazakârlık) ideolojisinin temel taşlarını
ortaya
koymuş olan düşünürdür. 1980’lerle birlikte dünyada ve Türkiye’de, zaman
zaman
liberalizmle de eklemlenen muhafazakârlığın bir yükseliş içinde
bulunduğu
söylenebilir; her ne kadar son yıllarda bazı Latin Amerika ülkelerinde
“Sol”un
iktidara gelmesiyle ve hatta ABD’de Barack Obama’nın başkanlığa
seçilmesiyle bu
yükselişin frenlendiği değerlendirmesi yapılabilirse de.
Günümüzde, bir
versiyonu post-modernizm adı altında dile getirilen muhafazakârlık ya da
liberal-muhafazakârlık, Aydınlanma’yla hesaplaşarak, Aydınlanma’ya
özgülleştirilen görüşleri, anlayışları, değerleri yadsıyarak kendi
savlarını
ortaya koymaktadır. Oysa bu iş, 200 yıl öncesinden Burke tarafından
gerçekleştirilmiştir zaten dolayısıyla, günümüzün muhafazakâr ya da
post-modern
ideolojisi, Burke’ün düşüncelerini yeniden ısıtıp günün koşulları ve
sorunsalları doğrultusunda servis etmekten başka bir şey yapmıyor
aslında.
Zaten Batı’da Burke hakkında çok sayıda çalışma yapılıp kitap
yayımlanmasının
nedeni de bu. Oysa Türkiye’de, bu konuda hem telif hem çeviri kitap
bakımından
büyük bir boşluk olduğu gözlemleniyor. İşte Fatih Duman’ın elinizdeki
yapıtı,
bu boşluğu belli bir ölçüde dolduracak bir çalışma niteliği taşıyor.
Ayrıca bu
konuya ilgi duyulmasını sağlayıp Burke hakkında ve tabiî Burke ile
günümüz
muhafazakârlığının ilişkisi hakkında başka çalışmaların yapılmasına yol
açacağı
da umut edilebilir.
Böyle bir umuttan
söz etmemin nedeni, Burke’ün önemli bir düşünür olması ve düşüncelerinin
farklı
dönemlerde farklı biçimlerde “aktüelleştirilmiş”, güncelleştirilmiş ve
bu yönde
kullanılmış olmasıdır. Örneğin Burke, Fatih’in de belirttiği gibi, II.
Dünya
Savaşı’ndan sonraki dönemde totalitarizm ile keyfî iktidar eleştirisi
bağlamında okunup değerlendirilmiştir. Günümüzde ise, status quo’nun,
yani
kurulu düzenin en fazla yüzeysel tedricî değişimlere izin verilerek
korunmasına
yaptığı vurgu nedeniyle liberal-muhafazakârlığın ya da Aydınlanma
rasyonalizmine karşı çıkışı nedeniyle post-modernizmin ilk önemli
temsilcisi
olarak kabul görmektedir. Ayrıca Burke’ün Fransız Devrimi hakkındaki
saptamaları, savları, yargıları, her zaman Fransız Devrimi tarihçileri
üzerinde
–olumlanacak ya da yadsınacak görüşler olarak– önemli bir etkiye sahip
olmuştur. Demek ki Burke, bu alanda hep “aktüel” olmuştur,
güncelliğinden
hiçbir şey yitirmemiştir.
Herhangi bir Fransız
Devrimi tarihçisinin, kitabında/kitaplarında doğrudan doğruya Burke’e
atıfta
bulunmasa bile, Reflections on The Revolution in France’ı okumadığını,
bu
kitaptaki görüşlerle olumlu ya da olumsuz bir etkileşim içinde
bulunmadığını
düşünmek bile mümkün değildir. Özellikle, 1960’lardan sonra gündeme
gelen
Fransız Devrimi’ni revizyonist bir yaklaşımla ele alan tarihçiler,
Burke’e çok
şey borçludurlar. Alfred Cobban (The Social Interpretation of the French
Revolution, 1964) ile başlayan, François Furet ve Denis Richet (La
Révolution
française, 1965) ile birlikte Devrim’e karşı topyekûn bir saldırıya
dönüşen ve
Jacques Solé (La Révolution en questions, 1988) ya da Partice Gueniffey
(La
politique de la Terreur, 2000) gibi isimlerle devam eden revizyonist
yaklaşım,
tabiî ki Burke’ün salt bir tekrarı değildir, hatta belli yönlerde
Burke’ten
ayrılmaktadır. Örneğin, Burke’ün Fransız Devrimi’ni yalnız Fransa’yı
değil,
fakat bütün Avrupa’yı, hatta Avrupa sınırlarının ötesini etkileyen
“büyük bir
kriz” olarak kabul etmesine ve bu krizin büyük değişimlere gebe olduğunu
ima
etmesine karşılık; revizyonist tarihçiler, Devrim’in gerçekte Fransa,
hele hele
dünya tarihinde çok da kayda değer bir farklılık meydana getirmediğini
savlama
ve böylece Devrim’in tarihsel anlamını ve dönüştürücü etkisini
olabildiğince
önemsizleştirme çabası içindedirler. Buna karşılık, Fransa’da yaşanmış
olan
değişimlerin Devrim olmadan da gerçekleşeceğini ya da toplumsal düzeni
yeni baştan
(sıfırdan) kurmayı amaçlayan her devrimin kaçınılmaz olarak şiddeti,
terörü
içerdiğini ileri sürdüklerinde, Burke’ün bu konulardaki görüşlerini, o
zamandan
bugüne elde edilen yeni bulgular ile verileri kullanarak yeniden dile
getirmektedirler. Kısacası, amacı ne olursa olsun Fransız Devrimi’yle
hesaplaşmaya kalkışan her tarihçi için, Burke’ün Reflections’ı
vazgeçilmez bir
“referans kitabı” olma özelliğini hep korumuştur.
Burke, Fransız
Devrimi’nin ilk yılını henüz yeni doldurmuş olduğu bir tarihte, yani
Kasım
1790’da piyasaya çıkardığı kitabında, Devrim’i soğukkanlı, nesnel bir
biçimde
çözümlemeye çalışmaz. Hobsbawn Fransız Devrimi’ne Bakış’ında “Herkesin
Fransız Devrimi
kendine göreydi ve onun nasıl yüceltildiği, mahkûm edildiği ya da
yadsındığı,
1789’un siyaseti ve ideolojisine değil, yorumu yapan kişinin kendi devri
ve
yerine bağlı olarak değişiyordu.” şeklinde bir değerlendirmede bulunur.
Buna
göre, Burke’ün Fransız Devrimi’ni keskin bir dille mahkûm etmesinde de,
onun İngiltere’nin
toplumsal ve siyasal düzenine bağlı bir Whig siyasetçisi olmasının çok
etkili
olduğu görülmektedir. Burke’ün Fransa’ya ilişkin herhangi bir kaygısı
yoktu;
hatta Devrim’in Fransız Krallığı’nı zayıflatacağını düşündüğünden ötürü,
bundan
memnun olması bile beklenebilirdi. Onun asıl sorunu, Fransa’da patlak
veren
devrimin İngiltere’ye sıçraması ve İngiltere Krallığı üzerinde olumsuz
sonuçlar
doğurmasıydı. Bir başka deyişle, Fransız Devrimi ilkelerinin
İngiltere’ye
taşınması, İngiltere monarşisinin meşruluk temellerinin dinamitlenmesi
ve
sosyo-ekonomik yapısının yerle bir edilmesi anlamına gelmekteydi.
Demek ki Burke,
benimsediği İngiltere modelini muhafaza etmek amacıyla Fransız
Devrimi’ne
saldırır. Fakat bu tutumunun bir başka nedeni daha vardır: Burke,
geleneksel
yapıdan bir kopuş ve temelden başlayarak özde yepyeni bir yapılanış (ya
da en
azından bir yapılanma iradesi) olarak okuduğu “devrim” olgusunun
kendisine karşı
çıkar. Zaten bu yüzden, İngiliz geleneksel ilkelerinin, değerlerinin
yeniden
tesis edilmesi olarak algıladığı 1688 İngiliz Devrimi ile Amerikan
Devrimi’ni
gerçek birer devrim olarak kabul etmez ve onların arkasında durur. İşte
Burke,
devrimi ve devrimin çağrıştırdığı (özgürlük, eşitlik, kardeşlik, insan
hakları,
halk egemenliği, demokrasi gibi) dönüştürücü ilkeleri yadsımasını,
Fransız
Devrimi hakkındaki yargıları üzerinden dile getirir. Dolayısıyla
devrimin
kendisini kötülemek için Fransız Devrimi’nin kapkara bir tablosunu
çizer.
Tabiî bu anlayışın
sonucu olarak da, Burke, devrimle ilişkilendirdiği her şeyi, herkesi bir
eleştiri bombardımanına tutmaktadır. Fransız Devrimi’ni Aydınlanma’nın,
özellikle de Fransız Aydınlanması’nın bir ürünü olarak algıladığından,
Fransız
filozofları bir kalemde mahkûm etmekte bir sakınca görmez. Tabiî,
filozofların rasyonalizmi
savunmaları ya da siyasal yapının belirleyiciliğini vurgulamaları,
Burke’ün
düşünceleriyle tam anlamıyla çelişmektedir. Ama Fransız
Aydınlanmacıların
sosyo-ekonomik ve siyasal yapıya ilişkin birçok düşüncesinin altına
Burke de imzasını
atabilirdi. Örneğin, Voltaire’in eşitliği insan doğasıyla sınırlayıp
toplumsal hiyerarşiyi
benimseyen, yoksulların siyasal katılımını, demokrasiyi kötüleyen ve
dinin,
dinsel önyargıların düzen için gerekli olduğunu savunan düşünceleri,
Burke’ünkilerle tam bir uyum içindedir. Fakat Burke, bu uyumu görmez ya
da
görmezden gelmeyi yeğler.
Aynı şekilde Burke,
Devrim’in ilk yılının tüm aktörleriyle de ters düşer. Ulusal Kurucu
Meclis
içinde yer alan Patriotes (Yurtseverler) grubunu Jakobenler olarak
adlandırır
ve toplumdaki her şeyi baştan aşağı değiştirmek olarak tanımladığı
Jakobenizm zihniyetini
de “kötülük”le, “şeytanlık”la bir tutar. Oysa dönemin “erken
Jakobenleri”,
1793-94 Jakobenlerinin radikalizminden çok uzaktadırlar ve içlerinden
birçoğu
birkaç yıl sonra radikaller tarafından giyotinde tasfiye edileceklerdir.
Bu
“erken Jakoben” liderlerden biri olan Mirabeau, anayasa çalışmaları
sırasında
“bizim uzun zamandır var olan bir yönetimimiz, bir kralımız ve
önyargılarımız var.
Bütün bunları, elden geldiğince Devrim ile bağdaştırmak ve âni
sıçrayışlardan
kaçınmak gerekiyor” derken, Burke’ün kurulu düzenin özüne dokunmayan
tedricî
değişim anlayışını savunmaktan farklı bir şey yapmamaktadır. Fakat
Burke, yeni
bir anayasa yapılmasını bile köktenci bir değişim olarak algılar. Zaten
bu
yüzden, Fransa’ya İngiltere modelini uyarlamak isteyen ve kendisiyle
yazışıp
görüşen Monarchiens (Monarşistler) grubu ile de anlaşamaz. Üyelerinin
çoğunun
liberal soylulardan oluştuğu Monarchien’lerin yeni bir anayasa önermekle
hem
tarihsel hem tanrısal düzen anlayışını yadsıyıp insan akıl ve iradesine
vurgu yaptıklarını,
ayrıca İngiliz Anayasası’nın yapısı, işleyişi ve etkisi konusunda hiçbir
şey
bilmediklerini ileri sürer. Ancak Burke, sınırlı ya da tedricî de olsa
bir
değişimi savunan tüm Devrim aktörlerini yerden yere vurmasına karşın,
muhafazakârlığının ötesindeki liberal kimliğini sergilediğinde, Ekim
1789’dan
sonra İngiltere’ye kaçmış olan kralcıların eski mutlakıyetçi düzeni
aynen
kurmak istemelerini de onaylamaz. Örneğin, oğluna yazdığı Eylül 1791
tarihli mektubunda
şu satırlara yer verecektir: “Eski yapıyı (ve hatta herhangi bir düzeni)
yönetim hakkındaki bu hayâlî kuruntulara ve hastalıklı düşlere hiç kuşku
duymadan tercih ediyorsam da, bu anarşik sistemin yerine monarşik bir
despotizmin kurulmasını vicdanen ve gönül rahatlığıyla onaylayamıyorum.”
Burke,
değiştirici-dönüştürücü bir değişime, kısacası Devrim’e bu denli kararlı
bir şekilde
karşı çıkışını, onu şiddetle, terörle doğrudan doğruya ilişkilendirerek
doğrulama yoluna gider. Ona göre, Fransa’da bulunduğunu varsaydığı bir
anayasanın yerine yenisinin yapılmaya kalkışılması, krallığın
temellerini
oluşturan soyluluk ile dinin yıkılması ve yüzyılların ürünü olan
kurumların, geleneklerin, değerlerin,
önyargıların yerle
bir edilmesi, kaçınılmaz olarak çıplak şiddeti çağrıştırmıştır ve bu
şiddet
kendisini frenleyecek hiçbir şey kalmadığından giderek daha büyük
boyutlara
ulaşacaktır. Burke’ün bu saptaması, onun “kehanetlerinin” en önemlisi
olarak kabul
görmüştür. Fakat Reflections’tan çok daha önce karamsar bir tablo çizip
bu
yönde “kehanetlerde” bulunanlar olmuştur. Örneğin Mirabeau, Eylül 1789
tarihli
bir mektubunda, devrimci şiddetin sorumluluğunu siyaset sahnesine
birdenbire
giren (ya da sokulan) halkta bulur ve “her şey yitirildi; kral ile
kraliçe öldürüleceklerdir
ve göreceksiniz, aşağılık halk onların cesetlerini tekmeleyecektir” diye
yazar.
Directoire döneminin ünlü “komünist” devrimcisi Gracchus Babeuf ise,
henüz 25
Temmuz 1789’da Paris’ten karısına yazdığı mektupta, ileride artacağını
öngördüğü şiddeti şöyle açıklar: “Halkın adâleti kendisinin uygulamasını
anlıyorum, suçluların yok edilmesiyle adâletin yerine gelmesini
onaylıyorum, fakat
adâlet günümüzde acımasız olamaz mı acaba? Ancak, her türlü işkencenin
uygulanması, yani kol-bacak koparma, çark işkencesi yapma, yakarak
öldürme,
kırbaçlama, çarmıha germe ve her yerde çoğalan cellatlar bize öyle kötü
töreler
verdiler ki! Efendiler bizi uygarlaştıracaklarına barbarlaştırdılar,
çünkü
kendileri de barbardı. Ektiklerini biçiyorlar ve biçmeye de devam
edecekler; çünkü
bunların hepsinin korkunç devamı olacak gibi geliyor bana; henüz
başlangıç
aşamasındayız.” Görüldüğü üzere Babeuf, Devrim’de patlak veren şiddetin
kökenini Devrim’in özünde değil, fakat Ancien Régime’in uygulamalarında,
aristokratların barbarlığında bulmaktadır. Tabiî ki Burke’ten böyle bir
açıklamayı, bırakın benimsemeyi fakat düşünmeyi bile beklemek
olanaksızdır.
Burke’ün devrimci
şiddeti eleştirmesindeki asıl amaç, yukarıda da değindiğim gibi, yepyeni
bir
düzen kurmaya yönelen radikal bir değişimin ne denli kötü, şeytanî
olduğunu
göstermektir. Ona göre, Fransa’da düzeltilmesi gereken bazı yapılar,
kurumlar varsa
da, bunları geleneksel sistemin özüne dokunmadan, yani insanların
kafasına
insan hakları, eşitlik, özgürlük, demokrasi gibi Aydınlanma’ya özgü (ya
da
Aydınlanma’ya yakıştırılan) fikirleri sokmadan, sadece küçük, yüzeysel
reformlarla halletmek mümkündü. Tocqueville, L’Ancien Régime et la
Révolution
(Eski Rejim ve Devrim) adlı kitabında, Burke’ün, Fransa’da gerçekleşenin
bir devrim
olduğunu ve bir devrimin de her şeyi baştan aşağı değiştirmek amacı
güttüğünü
anlayamadığını belirtir. Oysa Burke, bunu çok iyi anlamıştır. Anladığı
içindir
ki, Fransız Devrimi’ne bu denli acımasızca ve gözü kapalı bir biçimde
saldırmıştır.
Öyleyse bu önsözü
fazla uzatmaya gerek yok: Modern çağların her döneminde, birilerinin,
Kant’ın
deyişiyle insanlara akıllarını kendilerinin kullanmalarını ve haklarına,
demokrasiye sahip çıkmalarını öğretecek devrimci değişimden neden
korktuklarını, devrimi neden bir “öcü” gibi gösterdiklerini ve bu
saplantılarını hangi görüşlere dayanarak gerekçelendirdiklerini anlamak
istiyorsanız, Burke’e, Burke’ün düşüncelerine bakınız. Kısacası,
Burke’ün düşüncelerini
hem tarihsellikleri hem de bu tarihselliği aşan boyutları içinde bir
bütün
olarak kavramak ve bu düşüncelerin mirası üzerinde yapılanan muhafazakâr
geleneği (ve onun günümüzdeki uzantıları olup neo-muhafazakârlık,
liberal-muhafazakârlık ya da post-modernizm olarak adlandırılan
ideolojileri)
daha iyi anlamak istiyorsanız, bundan sonraki sayfaları çevirmeye
başlayınız…