Muhafazakâr Bireycilik Üstüne

MUHAFAZAKÂR BİREYCİLİK ÜSTÜNE

Shirley Robin LETWİN
Tercüme: Zehra ULUCAK

Bireycilik, muhafazakârlar için can sıkıcı bir konudur. Bir yandan, birey­ciler, mahremiyet, kendi kendine yetme, kişisel bağımsızlık gibi, muha­fa­zakârların ilgilenmeleri gereken birçok şeyi savunur gibi görünürler. Bi­reyciler, Burke’ün Fransa’daki kral katillerini sorumlu tutması ve bazı muhafazakârların da en azından sosyalist hükümetin yaptıklarını suç­la­ması gibi, ‘bireylerin arzu, istek ve özgürlüklerini’ gözardı eden her­hangi bir hükümet muhalifi muhafazakârlarla uyumlu bir hale gelmiş gibi görü­nürler. Fakat diğer yandan da, bireycilik; isyankârlık yapıp, otoriteye karşı düşmanlık besleyip, sözleşme veya geleneklere bağlı kal­mayı reddederek, böylece tamamen muhafazakârlar için itici bir görü­nüm sergiliyor gibi gö­rünürler. Bireyciliğin bu iki zıt yüzü, muhafa­zakârlara ya “özgürlük” ya da “düzen (asayiş) ” seçenekleriyle bir ikilem sunma şekliyle tezahür eder.

Muhafazakârlar, özgürlük ve düzen arasındaki çelişkiye inanmak ko­nusunda yalnız değildirler. Bunun sağduyu için, yaygın bir şekilde aşikâr olması gerekir. Ama aslında, özgürlük ve düzenin birbirine zıt ol­duğu inanışı, uygar düşünceden geçen son derece soyut bir fikri ortaya koyar. Bu, biri düzenin, diğeri düzensizliğin kaynağı olan, iki elementin bir birle­şimi olarak bir insanoğlu tasavvurudur. Farklı isimler verilen bu element­lerden düzenli olanı muntazaman, rasyonellik veya akıl, ama aynı za­manda akıl veya ruh olarak da adlandırılır. Düzensiz olanı ise; tutku, iş­tah, beden, his ve hayvani duygu olarak tasvir edilir. Filozoflar, ilahiyat­çılar ve psikologlar, onların ilişkisinin farklı ve karmaşık yanla­rını göster­mişlerdir. Fakat hepsi, insan hayatının düzen ve düzensizlik arasında bir mücadele olduğu konusunda hem fikirdirler.

Çoğu sıradandır. Kabul edilmeyen ise, insanoğlunu anlamanın farklı yolları olduğudur. Ancak bunların farkında olmak için genelde göz ardı edilen bir soru sormalıyız. Akıl derken neyi kastediyoruz? Şunu verili ola­rak alırız ki; akıl, kanunların bir sistemini keşfetmek –diğer bir de­yişle, tek bir sonuç üreten genel önerilerin bir gelişimi- ve tüm tecrübe­leri bir sis­teme aktarmak için bir güçtür. Muhakeme, evrensel bir ger­çekten başla­yıp, ondan belirli bir sonuç çıkarmakla tanımlanır. Rasyonel bilgi ise ev­rensel gerçekler ve kanunlar ile tanımlanır ve bir şeyin anla­şıldığını söy­lemek demek, o şeyi bir hukuk örneği olarak tanımlayabile­ceğimiz mana­sına gelir. Bu tür bilgi modelleri, Öklit geometrisi ve Newton fiziğidir. Bü­yük bir sistem olarak, insan dünyasını görebildiği­miz ölçüde, mükemmel bilgi elde etmişizdir. Ve bunun aksine, eğer ha­yatımızı sebepler dairesinde yönetmek istersek, bütün cevaplarımızı te­mel ilkelerle vererek, bilimsel düşünmemiz gerekir. Böylece akıl, düzen için kaosu azaltmamızı sağla­yandır ve düzen, sistematik bir birliğin ol­duğu, yalnız tek bir şekil alabil­diğinden dolayı,  ‘rasyonel’ sadece ‘dü­zenli’ kelimesinin değil, aynı za­manda ‘tevhit’, ‘sistematik’ ve ‘değişme­yen’ kelimelerinin de eş anlamlısı­dır.

Aklın bu resminin, niçin makul ve çekici bulunuyor olduğunun iyi bir nedeni vardır. Bu bizlere insan halinin daha şaşırtıcı yönlerinden birini açıklama imkânı verir ki, dünyamız her ne kadar şaşırtıcı çeşitlilik ve sık­lıkta, düzensiz değişimin bir resmini sunuyor olsa da onunla baş et­me­mize yetecek kadar da istikrarlıdır. Bu kabiliyeti şunu doğru sayarak açıklayabiliriz: aklımızın gücü, her günkü tecrübemizin değişkenliğini be­lirten ve onun tarafından karartılan sabit model veya gerçekliği keş­fet­memizi sağlayabilir. O gerçekliğin özelliği ve sıradan bir dünya ile ilişkisi farklı yollarla tasvir edilir veya edilebilir, fakat bunların hepsi, tek bir sis­tem içinde açıkça belirlenmiş bir yere her şeyi koyabildiğimiz ak­lımızı yü­rüterek, umut etmemize izin verir. Bu tabi ki, yalnızca tek bir şekil alan ve sadece tek bir metotla erişilen gerçeği vurgular ve sonuç olarak biz bu resmi kabul edersek, hayat daha basitleşmiş olur.

Fakat rahatlık hatırı sayılır bir fiyata satın alınmıştır. İnsanoğlunun ki­şiliğini, farklı düşünceler düşünme ve farklı şeyler istemesini, mantık­sız­lığa vermek (atfetmek) zorundayız. Zira akılcı olan evrensel ola­rak geçerli olsaydı, o zaman yalnız kendisinin iyi olarak nitelendirdiği (saydığı) ancak diğer insanlar için iyi gösterilemeyen bir şeyi isteyen bir kişinin, aklın ko­muta ettiğinden şüphe etmek gerekirdi. İnsanların bi­reyselliğe sahip ola­bilmelerinin tek nedeni  onların aklının, içlerindeki düzenli bir şekilde iş­lemeyen, bir arzular ve nefretler kaosu ve bu ne­denle davranışta sonu gelmeyen bir değişim, düzensiz (kararsız) farklılık gösteren irrasyonel un­sur tarafından halledilebilmesidir. Akıl hâkim ol­duğu sürece, bir insan düzenlidir ve bireysellikten uzaktır, çünkü akıl, herkesi aynı sonuca yö­neltir. Bu devamında şunu getirir, insanlar akla yöneldikçe, bireysellikle­rini kaybetmek zorundadırlar ve bireyselliğini muhafaza etmeyi tercih eden biri, aklın komutlarına itaat etmeyi red­detmelidir.

Kısaca, eğer bizler rasyonelliği eşit görür ve sistematik bütünlükle ko­mut verirsek, bireyciyi de düzene karşı asi olarak görmemiz gerekir. Bizler şöyle sonuçlandırmalıyız ki,  bireycilik hâkim olduğu zaman kalıcı barış­tan söz edilemez. Bireyci, kontrol edilemeyen arzuları için durma­dan ça­balamaya mecburdur. Bilinci tamamen hissedilen, tatmin olmuş ve engel­lenmiş arzulardan oluşur ve dünyadaki her şey; hem insanlar, hem diğer şeyler onun için ya bir araç ya da istediklerini elde etmesi için bir engeldir. Bu nedenle O, diğer insanlarla sürekli savaş halindedir ve daha güçlü olan zayıfa boyun eğdirdiğinde veya onu harap ettiğinde ge­çici duraksamalar olsa da, savaş mecburen devam eder. Hayat güç için sonu gelmeyen bir mücadeledir.

Derdi tamamen almak ve kazanmak olan huzursuz, bencil, agresif ya­ratığın bu resmi, bireyciler tarafından doldurulan bir dünyanın resmi ola­rak eski çağlardan beri sergilenmektedir. Bu ‘klasik bireycilik’ olarak ad­landırılabilir. Her ne kadar insanoğlu, tutkuları yönetmek için bir ye­tenek anlamına gelen akılla yönlendirilen klasik bireycilik ile tasvir edilse de, gene de mantıklı (akıllı) olduğu kabul edilir. Netice itibariyle, akıl, tutku­lara gem vurmak yerine onlara hizmet eden bir güç olarak ye­niden ta­nımlanmıştır. Veya bir başka deyişle, akıl, tutkular yüzünden ortaya çıkan problemleri çözer. Bu hala bilim ile özdeşleşiyor olsa da ar­tık bir güç yö­netimi değildir. Akıl, bir önermede bulunmak ve iddia or­taya atmak için başka bir sözcük ekleyerek güç hesaplamaktan ziyade, arzu edilen sonuca en verimli şekilde varmak için maliyet ve yararı he­saplamaktır.

Bu resmin iki önemli etkisi vardır. Bunlardan birisi, aklın, insanların ne istediğine karar vermemesidir. Bu, genellikle bireyin içinde veya dı­şında bulunduğu şartlar tarafından mekanik bir şekilde uyandırılan  ‘çı­karlar’ olarak tanımlanan mantıksız arzular tarafından belirlenir. Bunu, insanla­rın kendi koşulları tarafından belirlenen çıkarları izler. Diğer etki ise, mantıklı (rasyonel) faaliyetin, daha fazla tatmin sağlamak amacıyla,  dünyadaki birtakım şeyleri, pratik olan tüm düşünceleri değiştirmek için tasarlanmış olmasıdır. Fizik demek, daha iyi teknoloji demektir, felsefe ise güvenli güç ya da ‘ideoloji’ denen bir araçtır.

Yaşam savaşından rahatlama sağlayarak, verimliliğe dolaylı olarak katkıda bulunmasından dolayı, rasyonel bir dünyada tolere edilebilme­sine rağmen, dünyayı değiştirme için yararsız olan okuma veya şiir yazma gibi aktiviteler akılcı değildir. Dünyada değişim gerçekleştirme kabiliyeti, biri­sinin daha az veya daha fazla güce sahip olup olmadığına bağlıdır, klasik bireyci, insanların düşmanlarını şaşırtmak veya müttefik kazanmak için söylediği her şeyin ve gerçekte istediği şeyin, güç kazan­mak ve sürdür­mek olduğuna inanır.

Ancak bireyciler, bu insan imajını kabul eden tek kişiler değildir. Buna dair en etkili varyasyonlardan bazısı, bireycilerin ateşli muhalifle­rince sa­vunulur. Şu an popüler olan biçiminde, muhalif atomlar, sorun­larını daha etkin şekilde çözmek için kendilerini (atom) demetlerine ayı­rıyorlar. Böy­lece, bireyler arasındaki ilkel çabayı, çıkar grubu veya sınıf olarak bilinen çabaya dönüştürüyorlar. Ancak çıkarların sınıflara, parti­lere veya birey­lere verilip verilmediğine bakmaksızın, varsayım aynıdır, yani insan faali­yeti için tek dürtü, daha fazla güç elde etmektir ve insa­noğlu birbirinden farklı ve bağımsız kaldığı sürece çatışmadan kaçış yoktur.  Aynı resim, in­sanın- kendini kurban etme, post kavgasını bı­rakma, bir topluluğa katılma yoluyla- bireysellik ve bağımsızlığından vazgeçerek barışı sağlaması ge­rektiğini önerenlerce de kabul edilmekte­dir. Yalnızca amaçları farklıdır. Bireyselliğin gelişip büyümesini isteme yerine, akıl ve düzenin bireyselliğe karşı zaferini sağlamayı isterler. Ba­şarılı olanlar fedakâr ve yüksek ahlâkı keşfetmiş olarak adlandırılmasına karşın, bu ahlâk, klasik bireycinin ikiz görüntüsüdür. Muhafazakârlar arasındaki kafa karışıklığının çoğu, onay­lamadıkları klasik bireyciliğe alternatif olarak kabul ettikleri şeyin, aynı eksikliklerden mustarip olma­sıdır. Onlar, bireyciliğin ortak muhalifi ola­rak düşünülenlerin – ister Hümanist, Marksist, Sosyalist, Komünist veya Faşist olsun- aynı düzen, akıl ve bireysellik kavramına katıldığını kabul etmezler. Açıkça farklı öncüllerden farklı sonuçlara ulaşırlarken, hepsi de tek seçimimizin, birlik ve anarşi arasında olduğunda hemfikirdirler. Bazı­ları, bu sıkıntılı ikiliği; birlik ve yabancılaşma veya egoizm ve kendini kur­ban etme arasında bir seçim olarak daha ilham verici bir biçimde tanımla­yabilirler. Diğerle­riyse, bir şanslı tesadüf yoluyla bir yer ve zamanda, nis­peten ılımlı bas­kının, yeterli tek düzeliği sağlamak için yeterli olabileceğini umut eder­ler. Yine de hepsi, klasik bireyciler gibi, insanların, bağımsızlık veya öz­gürlüklerini korumak istiyorlarsa düzene isyan ile düzeni sağla­mak amaçlı bireyselliğin kaybına boyun eğme arasında seçim yapmaya mec­bur olduğuna inanırlar.

Ancak bu tür bir seçim yapma yükümlülüğünün bilimsel gerekçeyi be­lirtmeye bağlı olduğunu kabul ettikten sonra, diğer olasılıkları görebi­liriz. Akıl için oldukça farklı bir anlam, medeniyetin Öklid geometrisi ve Newton fiziğinden çok daha fazlasını içerdiği, sadece Öklid geometrisi değil aynı zamanda, şarap, müzik, üniversiteler, parlamento ve futbolu da içerdiği gerçeğiyle belirtilmiştir.  Ve fikir ve pratiklerin bu tür karışık çe­şitlerinin yaratılması, körü körüne olsa bile sürekli olarak akıla atfe­dilmiş­tir. Böyle yapmak, akılcılığın bilim, verim veya maneviyatla ta­nımlanma­masını ima eder. Akıl, medeniyeti açıklayan kuvvetse, evren­sel gerçeklere iletişim hattı olarak değil, daha çok, tecrübe edilen her şeyi, yorum, yanıt ve yansımaya dönüştürmede yaratıcı bir kapasite ola­rak anlaşılmalıdır.

Akılın bu akıl görüşü, hem yeni hem de eski biçimde insanoğlunu an­lamamızı mümkün kılar. Bu görüş, ortaçağ teolojisinde belirgin şe­kilde görünmediği gibi, klasik veya çağdaş felsefeye egemen de olma­mıştır; ilk tam formülasyonu, Michael Oakeshott tarafından yapılmıştır. Yine de eski çağlardan beri, Avrupa tasavvuru üzerinde etkili olmuştur. Buna yönelik en güçlü öneriler Hristiyanlıktan gelmiştir. Ve bu, -hem özgürlük hem de düzen şeklinde- başka yerde bir mucize olarak kabul edilen şeyi sağlayan İngiltere’de kurumları ayakta tutan insanlık kavra­mıdır. Bu bakış açısı muhafazakâr bireycilik olarak tanımlanabilir ve bizi zıtlık bir yana, öz­gürlük ve düzenin ayrılmaz olduğu sonucunu çıkar­maya zorlar.

O halde muhafazakâr bireycilik şimdi bize niye tuhaf geliyor? Çünkü Britanya’da geliştiğinde, öyle bilinmeden kanıksanmıştı ki, tanımlanma­dan veya anlaşılmadan kaybedilebilirdi. Kaybının bazı sonuçları ortada­dır. İngiltere’deki siyasi tartışma dönüşmüştür. Sorunlar artık, siyasi fark­lılıkların nasıl anlaşılıp çözülmesi gerektiği üzerindeki temel anlaş­madan ortaya çıkmıyor. Siyaset, çıkarlar ve sınıflar arasındaki bir savaş şeklindeki yeni biçimde anlaşılıyor. Ancak,  ayrıca diğerinin, daha ince sonuçları var. Kaybedilen şeyin var olduğu açık şekilde asla tanınmadı­ğında, geleneksel İngiliz pratiklerini savunmak istemeyen birisi, bunu yapacak olağan li­sandan yoksun oluyor. Bu inanca tutarlı bir açıklama getirmeye çalışırsa, ütopik yenilikçi olarak görülüyor.  Ve bu görev, zor ve kimsenin takdir etmediği bir iş olduğundan, çoğunlukla bu kargaşaya kendisini teslim ediyor. Bu yüzden güçlü muhaliflere karşı muhafa­zakârlar aciz duruma düşmüştür.

Muhafazakâr bireycinin tuhaflığı, insanların, düzen ve kargaşa, akıl ve tutku, akıl ve vücut arasında bölündüğünü kabul etmemesi gerçeğin­den geliyor. İnsanı, iki muhalif kısmın değişken bileşimi olarak görmü­yor. Ta­savvurunda, insanın hepsi birdir ve yetenekleri iyi durumda de­ğilse akılcı olma yardımcı olamaz, çünkü sürekli deneyimini yorumla­maktadır ve seçtiği biçimde yanıt almaktadır. Bir insan her ne zaman bir şeyin farkına varırsa, ona dair bir şey yapmıştır. Onun yerine bunu fark etmeyi seçmiş­tir, resmi, fil yutmuş yılan yerine şapka olarak görmeyi tercih etmiştir. Midesi boş olduğunda, bunu, hayal etmeyi seçtiği başka bir şey olarak ya da bir ziyafete hazırlık, fark etmenin altındaki biyolojik gerçeğe,  kaçınma belirtisine kendisini kaptırarak, dayanılmaz bir açlık olarak düşünebilir. Diğer bir deyişle, akılcı olduğundan dolayı, insana hiçbir şey olmaz. Ona kendi içinden veya dışından her ne sunulursa, farklı olasılıkları görüp se­çebilir. Olaylara farklı anlamlar yükleyebilir. Ve bu kapasitesi yoksa hü­manizmden yoksun kalır.

Bu, insan davranışının daima ve zorunlu olarak seçim yapması ge­rek­tirdiğini ima eder. Bir insanın gönüllü olarak yaptığı şey, bir tetiğin mer­miyi hareket ettirmesi gibi mekanik bir süreç değildir. Bir insan kendi dı­şındaki fiziksel süreçler ve vücudundaki biyolojik süreçlerle uğ­raşmak zo­runda kalabilir ve insanî yeteneklerinin gereği olarak yoksun bırakılabilir. Ancak, aklını elde tuttuğu sürece, deneyimini nasıl anlayıp ele alacağını seçer.

İnsanları bu şekilde görmek, onlardan radikal şekilde farklı bir bi­çimde bahsetmemize neden olur. Klasik bireyci kolayca, hem insan hem de ka­yaları tanımlamak için aynı bilimsel dili kullanırken ve nedenler, güçler, baskılar, reaksiyonlar ve süreçler bakımından insan yaşamından bahse­derken, muhafazakâr bireyci ise, davranış ve seçim, yorumlar ve yanıtlar açısından insan aktivitelerinden konuşmakta ısrar eder. İnsanla­rın davra­nışındaki koşullara farklı bir anlam yükler. Bunlar (koşullar) bir bilardo topunun ıstakayla hareket ettirilmesi biçimde otomatik olarak arzulara neden olmaz veya ilgi alanlarına yol açmaz. Bir insanın koşul­ları, yalnızca seçim yaparken yorumladığı ve dikkate aldığı koşullardır.

Sonuç, insan davranışının çok daha karışık ve belirsiz bir resmidir. Bir kişinin yaşamını nasıl kazandığını bilmek, ne düşündüğünü veya yapa­cağı sonucunu çıkarmaya yardımcı olmaz. Bir kişi,  Rousseau’nun ol­duğu gibi kendini uşak ve tam küskün olarak gören bir garson olabilir. Veya bir garson, kendini, üstün sanatçı olarak görebilir ve kendisine hizmet edenle­rin basitliğini hor görebilir. İşsiz ve aç birisi, Kurtuluş Or­dusuna katılabi­lir, diğeri dilenip içebilir ve üçüncüsü, Londra’da parasız pulsuz olma hakkında bir kitap yazabilir. İnsan davranışında bir değiş­kenlik vardır, çünkü bir insanın ilgi alanları- koşul olarak düşünmeyi öğ­rendiği- koşul­larla belirlenmez. Ve öğrenilen şey, farklı biçimde öğreni­lebilir. Bugün kendisini kendine güvenen, yetenekli bir sanatçı olarak gören birisi, yarın kendisini, ezilen emekçi sınıfının eski kandırılmış bir mensubu olarak gö­rebilir.

Bir kişinin nasıl düşündüğünün, düşünmeyi nasıl öğrendiğine bağlı olduğuna inanırsak, onu, pasif bir alıcı veya kurbandan çok, sorumlu bir aktör olarak görürüz. Bu kişi, ebeveynlerinden, öğretmenlerinden okul ar­kadaşlarından, arkadaşlarından ve meslektaşlarından veya karşılaştığı herhangi birisinden öğrenebilir. Tesadüfen karşısına çıkan kişilere kulak vermeyi ret edebilir, diğerlerini araştırabilir, duyduğu şeyi ret edebilir veya diğerlerini kendisini ikna etmeye teşvik edebilir. Kısacası, arasında yaşadığı insanlar bir kişinin nasıl düşündüğünü kesinlikle etkilerken, et­kilenmesindeki özel biçimler kendi kontrolündedir. Kontrolünü yerine getirme bütünlüğü, kendisi ve diğerlerine dair bilgisiyle değişecektir. An­cak, iç ve dış koşullarıyla başka birisinin şekillendirdiği veya biçim­lendir­diği çömlekçi çamuru değildir. Kendisi çömlek ve kildir.

O zaman burada, sadece akıl yoluyla sistematik birliğe indirilen bir kaos değil aynı zamanda, akıllı bireyler tarafından sürekli yaratılan ya­nıt­lar ağı biçimindeki bir insan dünyasının resmi vardır. Akılcılığı ba­şarmak için, akılcılık ürünü olarak hoşlanabilecek ve saygı duyulabile­cek- insan dünyasının değişen çeşitliliğini durmadan bastırmaya gerek yoktur. Her insan akılcılığına rağmen değil, akılcılığı yüzünden birey­selliğe sahiptir. Onun bireyselliği, akıl veya toplumun empoze ettiği kor­seyi alt eden tut­kular ve teşviklerle açıklanmaz. İnsanın bireyselliğe sa­hip olduğunu söy­lemek, her birisinin kendi düşüncelerinin yapıcısı ol­duğunu, şahsiyeti şe­killendirme kapasitesinde olması ve olduğu şeyden sorumlu olması de­mektir. Bireysellik, egoizm, inatçılık veya isyanla de­ğil, bir kişinin şahsi­yetinin bütünlüğünde sergilenir.

Bu şekilde anlaşıldığında, her kişinin bireyselliği ne diğerlerinin bi­rey­selliğini tehdit eder ne de diğerlerinin bireyselliğiyle tehdit edilir. İn­sanlar komşularını alt etmek veya boyun eğmek zorunda değildirler, onlara gü­lebilirler, göz ardı edebilirler veya ilgilenebilirler. Benzer bi­çimde, toplum ve bireysellik arasında bir çatışma olduğunu varsaymak saçma olur. Top­lum, bir toplumun mensuplarının katıldığı medenî pra­tiklere ilişkin orga­nın adıdır, yani,  her kişinin kendi bireyselliğini bi­çimlendirme sırasında yaklaşmaktan kaçamayacağı malzemelerin bir koleksiyonudur. Toplum bu yüzden, bireyselliğin düşmanından çok be­şiğidir.

Eğitim disiplini de bireyselliği tehdit etmez. Klasik bireycilerin inanma eğiliminde olduğu gibi, toplumun amaçladığı düzene uyması için insan­ları koşullandırarak bireyselliği bastırmada toplumun silahla­rından birisi değildir. Eğitim, kendine verilen yorum ve yanıtların çeşit­liliğine dair bi­reyin farkındalığını iyileştirmek amaçlı bir ateşlemedir. Bir tehdit olarak görme şöyle dursun, eğitim disiplini, bireyselliği geliştir­mede zorunludur.

Ancak muhafazakâr bireycilik, bizi düzen ve bireysellik arasındaki ça­tışmadan kurtarırsa başka tür bir yargılamaya maruz bırakır. Gerçeğin yalnızca bir şekilde başarılabileceği ve yalnızca bir şekil alabileceği kaos ve sistematik birlik arasında bölünmüş bir dünyanın güzel basitliğini kaybe­deriz. İnsanların yalnızca bazılarının daha az akıllı ve diğerlerin­den iyi olması değil aynı zamanda rasyonel olarak, daima algıladıkları şeyin farklı yönlerine dikkat edebildikleri veya vurgulayabildikleri veya farklı amaçlar izleyebilmeleri nedeniyle insanların birçok nedenden aynı fikirde olmaya­bileceğini kabul etmeye mecburuz. Kısacası, bir ortak ka­bul, evrensel ger­çekle birliği başarma hayalinden vazgeçmek zorunda­yız.

Gerçek bütününü inkâr eden birisini şüpheci olarak adlandırmak ola­ğandır. Şüpheci terimini doğru ve yanlış arasında bir ayrım veya bir ger­çek olduğunu inkâr eden kişi olarak alırsak, Muhafazakâr bir bireyci şüp­heci değildir. Bunu, metafizik şüpheci olarak tanımlamak daha doğru ola­caktır. Birisinin bunların doğada veya bilimsel yöntemde bulu­nabileceğine inanması gibi, kuşkucu da insanın evrenin yasalarına veya başka bir ke­sinlik kaynağına erişebileceğini inkâr eder. İnsan düşüncesi­nin tümünün, irdeleyebileceği ancak yok edemeyeceği bir gizemle çevrili olduğunu ka­bul eder. Ancak onun şüpheciliği, derin olmasına rağmen, sadece en soyut seviyede işlediği zaman, büyük ölçüde sınırlıdır.

Bilgiden çok inanç veya iman olarak anlaşılırsa, metafizik şüphecilik, dinle tümüyle uyumludur. Metafizik şüphecilik için, dini inanç,  Oakes­hott’un ifade ettiği gibi, ne oluşum gizeminin hafifletilmesi veya gide­ril­mesindeki teorik anlayış ne de çözüm çabasının yedeği değil ancak bir ka­bul modu, nazik yanıt, insan durumunun kaçınılmaz uyumsuzlukla­rına uzlaşma getiren,  bir armağandır. Yalnız, sıklıkla yapıldığı gibi din, gnosti­sizmle karıştırılırsa, din metafizik şüphecilikle uyumsuz hale gelir.

İster din, bilim veya felsefe biçimini alsın, Gnostisizm, insan yaşamı­nın amaç ve kaderini açıklayacak ve belirsizliği giderecek bilgiyi getirme iddi­asındadır. Bu bilgiyi elde etme olasılığı, metafizik şüpheciliğin inkâr ettiği şeydir. Ve Hristiyanlar, bu bilgiye sahip oldukları şeklindeki gnos­tik gö­rüşü inkâr olarak kınamıştır. Gerçekte, Hristiyanların Tanrısı, in­sanla paylaşımı anlayışa başkaldıran bir olguyla temsil edilen, anlaşıl­maz bir Tanrı olduğundan, bazıları Hristiyan olarak, metafizik kuşkucu olmaya mecbur olduklarını ileri sürmüştür. Ayrıca Hristiyanların do­ğuştan günah doktrini, bazen, insan durumunun kaçınılmaz uyumsuz­luklarına teslimi­yet geliştirmek için bir yasak olarak yorumlanmıştır.

Ayrıca, bazı şeyleri doğru, haklı veya güzel diğerlerini yanlış, hatalı veya çirkin olarak kabul etmek de metafizik şüphecilikle tümüyle uyum­ludur.  Çünkü bilimin nihai ve mutlak gerçeği vermesini inkâr ederken bilimsel gerçeğin olduğuna yine de inanabiliriz. Yalnızca meta­fizik kuş­ku­culuğun, kendi belli amaç, prosedür ve gerçeği olan bilim yerine, tü­müyle gerçek, şiir, tarih olan deneyimi sıralamanın çeşitli yollarından bi­risi ola­rak anlaşılması gerekir. Bazı amaçlar için bilimsel gerçeğin, tarihi geçmişin yerini alacağını ve yalnızca bilim pratiğinde deneyimli olanların bilimdeki gerçek ve yanlışı konuşmaya yetkili oldu­ğunun kabul edilmesinde ısrar edebiliriz. Metafizik şüpheciliğin ret et­tiği şey, bilim dilini konuşmayı her reddin, aydınlığa karanlığın zaferini ifade etmesidir. Bunun yerine bizden, insan dünyasının bire indirileme­yen birçok dilden oluştuğunu kabul et­memizi ister. Ancak bu kabul, ka­tiyen, bu dillerin herhangi birisinin yet­kinliği ve bilgisiz kullanımı ara­sında seçim yapmanın önemini inkâr et­mez.

Ancak bunun tümü, insan yaşamında kurulacak düzenin hem keyfi hem de esnek olduğunu ima eder. Metafizik şüphecilikle anlaşılan dün­yada, insanın bildiği her emir, insan tarafından yapılmıştır ve insanın yaptığı şey insanın bozabileceği şeydir. Bir insan icadı için kozmik ge­rek­lilik yoksa, ondan başka her şey diğeri olabilir ve her şey sorgulana­bilir. Akılcılık, insanların, çok çeşitli alternatifleri hayal etmesine izin verdiğin­den, sorulabilecek sorular için doğal bir sınır yoktur. Uygarlık, onu sağla­yan aynı yaratıcılıkla tahrip edilmeye hassastır ve insan yaşa­mını kaosa indirgeme tehlikesi, giderilemez. Bu yüzden muhafazakâr bi­reycinin şüp­heciliği, insanın maruz kaldığı her şeyin sorgulanabilmesine karşın, her şeyin sorgulanamayabileceği sonucuna varmasına yol açar.

Hemen her şeyi sorgulamaya çalışan birisinin, bir sorunun bir dili ka­nıksamadan tasarlanamayacağından bahisle, kendisini deliliğe veya ah­maklığa sokması kesindir.  Ancak, medenî yaşamı tehlikeye atmaksızın herhangi bir yer ve zamanda neyin ne kadar sorgulanabileceği açıklıktan uzaktır. Bu basit bir formülle de çözülemez. Şu anda moda olan açık ve kapalı toplumlar arasındaki ayrım, bir açıklama sağlamaz. Her toplum düzenli bir topluluk olma nedeniyle, bir derecede ve bazı bakımlardan sorgulanmaya kapalı olmalıdır. Ve her toplum, bir insan topluluğunda, tüm değişim ve sorgulamayı yok etmek mümkün olmadığından bazı ba­kımlardan açık olmalıdır. Bu tür bir konuşma, neyin sorgulanıp neyin sor­gulanamayabileceğini belirtme güçlüğünden kaçınır. Yönetme, ha­murun üzerine kalıp basma gibi sanki daha fazla veya az güç veya enerji uygula­maya dair mekanik bir konuymuş gibi, az, fazla veya zayıf güçlü yönetim hakkında tartışma yapmak, artık anlamlı değildir.

Bu tür tartışmalar, klasik bireycinin baskı ve anarşi arasındaki ikilem şeklindeki insan yaşamının resmine aittir. Muhafazakâr bireyci, anarşi­nin olmayışından daha fazlasını ister. Bireyselliklerini insanlıklarının özü ola­rak değerlendiren insanlar, yalnızca barış içinde değil aynı za­manda mü­dahale korkusu ve sindirme olmaksızın bir arada yaşamak isterler. Aynı zamanda çeşitli aktiviteleri izleme ve bireyselliği geliştirme için medeni­yetin sağladığı kaynakları korumak ve kullanmak isterler. Muhafazakâr bireycilerin istediği güvenlik türü, yalnızca, gelenek ve otoriteye dayalı bir düzende kurulabilir.

Kelimenin belirttiği gibi, bir gelenek, eğitim öğretimle devredilen bir uygulamadır. Bir geleneği oluşturan şey, basit formül ve diyagramlarda yakalanamayacak kıstas ve becerilerin karmaşık kümesi, bazı konuları anlama ve ele alma tarzı, işlerin nasıl yapılması gerektiğine dair bir kav­ramdır. Bu yüzden, ebeveyn ve çocuk, öğretmen ve öğrenci, usta ve çıra­ğın kişisel birlikteliği, bir geleneğin iletimi için gerekli olarak düşünül­müştür. Bir geleneğin, önceden geçmişe dair bireysel yorumlarla sürdü­rüldüğünden dolayı, her gelenekte sürekli değişim vardır. Ancak, yeni olan eskiyle bağlantısını sürdürdüğünden dolayı, düzen süreklilikle ko­ru­nur. Sonuç olarak, geleneksel bir düzen hem istikrarlı hem de esnektir ve karakterini kaybetmeksizin bireysel değişimleri kapsayabilir.

Ancak, her şey hakkında daima farklı düşünebilen insanlar arasında çıkan zorunlu uyuşmazlıkları çözmek için daha fazla şeye ihtiyaç vardır. Klasik bireycinin değişim ve düzen arasındaki ikili yapı bakımından dü­şünme doğası,  onun, farklılıklar geliştirilecekse, düzenin kurban edil­mesi gerektiği sonucuna ulaşmasına neden olur.  Bu görüşü paylaşan ancak düzeni tercih edenler, farklılıkların giderilmesi gerektiği kanısına varır. Ve genellikle, şiddetsiz düzeni sağlamanın tek yolunun bir lidere tabi olmak olduğunu ileri sürerler. Bize söylenen gerçek bir lider, herke­sin ilgisini bir amaç üzerine yoğunlaştırarak ulusal bütünlüğü yarata­caktır. Bu tür bir li­derin düzeni sağlayacağına kuşku yoktur. Ancak, bu amaç ne olursa ol­sun, toplumu hipnotize edip tek bir sese dönüştüren, Pied Piper yöntemi­nin başardığı bir düzendir. Liderliğin ürettiği düzen, bireyselliği bastırdı­ğından, muhafazakâr bireycinin tutkularını karşıla­yamaz.

Lider arayanlar uyuşmazlığı insan kötülüğüne atfederler. Ancak akıl, bir yaratıcı güç olarak anlaşılırsa, uyuşmazlıkların sadece insanların kötü olmasından değil aynı zamanda akılcı olmalarından kaynaklandığı, pe­şinden gelir. İnsanların çok çeşitli yanıtlar icat edebilmesinden dolayı, bir­likte yaşamada ne kadar ortak şeyleri olursa olsun, paylaşılan bir pra­tiğe dair uyuşmaz yorumlara ulaşabilecekler veya ara sıra zıt düşecek­lerdir. Herkes boyun eğmeye sürekli hazır olsa bile, boyun eğmeye ne zaman dur denilmesine karar vermenin yolu yoktur.  Bu tür sorunlar, herkes için bazı sorunlara karar vermede toplumun bazı üyelerine yetki vererek, insanları koyuna çevirmeden çözülebilir. Birisinin otoritesini ta­nıdığımızda, karar­larını istenmez bulduğumuzda dahi, bazı özel konu­lardaki kararlarını ka­bul etme yükümlülüğünü de tanırız. Onunla aynı fikirde olmaya değil, yalnızca kararlarına uymaya kendimizi mecbur kı­larız. Bu, fikir uyuşmaz­lığının üstesinden gelmeyi, gidermeyi veya çöz­meyi amaçlamadığından, otoriteye saygıya dayalı düzen, bireyselliği bastırmaz.

Ancak, yasadan ayrı şekilde otoriteye saygıdan bahsetmek anlamsız­dır, çünkü neye kimin karar verme hakkı olduğunu bilmek için, ma­kamları, görevleri ve prosedürleri tanımlayan değişmez kurallar olmalı­dır. Tutarlı bir kurallar sistemini sürdürmek için, bunlar yavaş ve seyrek olarak ya­pılmalıdır ve yasallaştırma, hüküm vermeden kesin olarak ayrı tutulmalı­dır. Yasalar sabit olmazsa, bilinemez ve bilinmezse ne onayla­nabilir ne de uygulanabilir. Mahkemeler ve yönetmelikler çoğaldığında,  kanun koyu­cular idareci olduğunda ve hâkimler kanun koyucu oldu­ğunda ve yasalar kurallar yerine emir olduğunda, hükümet yalnızca keyfi olmaz aynı za­manda başarısız olur. Ancak görevlilerinden kendi tasarruflarıyla yetkiyi kullanmaları istendiğinde, gücün nerede ve ne zaman kullanılacağı hak­kındaki kararlar, mecburen hatalı olur ve sonuç despotluk gibi kargaşadır.

Otoriteye saygı kaybolduğunda, daha fazla yetki veya güç kullanmak onu geri getirmez. Güç, itaate zorlayabilir. Ancak, bir an için boyundu­ruk altına almasına karşın Burke’nin dediği gibi, sadece güç, yeniden boyun eğme gereksinimini gidermez ve sürekli zapt edilecek bir ulus, yönetil­mez. Bir ulus yalnızca, otoriteye yaygın saygı olduğunda yöneti­lebilir. Güç otoriteye saygı garanti edemez, çünkü otoriteye saygı esasen -huku­kun üstünlüğünün neyi ifade ettiği ve niçin değerli olduğuna dair- bir an­layıştır. Bu tür bir anlayışı teşvik etmek için, kanun yapıcılar ve uygulayı­cılar ve öğreticiler, bir yasa sistemi için gerekli ayrımları ihlal etmemeye, göz ardı etmemeye veya bulanıklaştırmamaya özen göster­melidir. Yal­nızca hukukun üstünlüğüne inanç yaygınsa,  şiddetin sadece bastırılma­sından çok gerçek barış olan bir düzeni sürdürmek ve yasa ihlallerini ce­zalandırmak için güç etkin şekilde kullanılabilir.

Muhafazakâr bireycinin bir hükümet yetkisini tanıma amaçları, oto­riter muhalifleri veya klasik bireyci tarafından onaylananlardan çok farklıdır. Bunlar, hükümeti, ikramiye, hak talepleri veya hakların dağıtı­cısı olarak veya tüccarların karşılıklı olarak pazarlık ettiği yerde pazar yeri olarak veya rakip çıkarların avukatlarının müşterileri için yapabile­ceklerini ser­gilediği yerde bir forum olarak veya kötülüğü bastırmak için bekleneme­dik olayların çıktığı yerde karşı konulamaz bir cephanelik ola­rak düşü­nürler. Tüm bu tür fikirler, muhafazakâr bireyci tarafından ret edilir. Bir hükümet, kendilerini eşit ve bağımsız olarak düşünen insanla­rın toplum­sal yaşamlarını korumak için uygulanan ve hangi koşulların sağlanmasına gerek olduğuna karar vermek için yetki verilen tüm top­lumun bir konse­yidir.  Bu tür hükümet, sivil cemiyetin yöneticisidir. Ve bu hükümet kav­ramı, İngilizlerin kendilerini övmek için kullandığı öz­gürlüğün tam anla­mıdır.

Bu bakımdan özgürlük, düzene değil, savaşla bağdaştırdığımız düzen türüne karşıdır. Bu durumda hükümet, toplumun tüm kaynaklarını ko­muta eder -askerleri askere alır, gıdayı karneyle dağıtır, işgücünü yöne­tir, doktorları eğitir, hastaneleri işletir, okulları kaldırır, çocukları tahliye eder, kampları kurar, sokağa çıkma yasağı uygular, kimlik kartlarını çı­karır. Kı­sacası iktidarda olanlar, ülkenin yaşamını yönetirler; düşmanla savaşarak ve savaşı kazanarak, başka her şeyin emrine tabi olması ama­cını başarmak için nelerin yapılması gerektiğine karar verirler. Özel ya­şamın zevkleri ba­zen yakalansa bile, herkesin zaman ve enerjisi devletin tasarrufundadır.

Nostaljiyle savaş zamanındaki yaşamı düşünenler vardır. Bunlar di­siplini özler. Hükümetin savaştaki gibi barış zamanında da etkin olma­sını istediklerinde, bu, hükümet tarafından emirler yağdırılmasını tercih ettik­lerini, kazançlarının kendilerinden alınıp kendileri için harcanma­sını, gıda, sağlık, eğitim, eğlencenin doğru dozlarda verilmesini istedik­lerini kasteder. Kısaca bunlar, çocuk veya malul gibi devletçe bakılmayı isterler. Bu memnuniyetler, toplum mensuplarının yaşamını organize etmediğin­den dolayı, bir sivil cemiyetin yöneteni olarak hareket eden bir hükümet­ten sağlanamaz. Bu hükümet toplum mensuplarının kendi kay­naklarını bulup yönetebileceği ve kendi amaçlarını takip edebileceği bir düzeni sür­dürür. Yönetim, mülkü yönetme veya tasarruf etmek değil, mülk edinme ve yönetiminde yolsuzluk ve güç kullanımına karşı toplum mensuplarının nasıl korunabileceğini ve mülkü neyin oluşturduğunu tanımlayan kural­ları, yapmak ve uygulamaktır.

Bir yöneten olarak hükümet kavramı, devlet ve toplumsal yaşam ara­sındaki keskin ayrıma dayanır. Toplum mensuplarının neyin nazik ve makul olduğuna dair belli anlayışları paylaştığını, nezakette ortaklığa sa­hip olduğunu varsayar. Hatta dilerlerse, bir topluluğa veya manastıra veya bir orduya katılarak kendi yaşamlarını yönetmek için özgürlüğü terk edebilirler. Ancak, böyle yapıp yapmayacaklarına kendileri karar verme­lidirler, seçtikleri şey, bir sivil cemiyette mevcut birçok alternatif­ten birisi­dir.

Bu, bağımsız yaşamayı istemeyen veya bağımsız yaşayamayanları desteklemek için kamu çabasının olması gerektiği şeklindeki hükümet kavramıyla da uyumludur. Ancak bu tedbirler hakkında düşünürken, bazı koşuların gözetilmesi gerekir. Hükümetin, bu desteği -bir bankacı, hayır vakfı, bir girişimci, bir hakem, sigorta ve hibeleri yöneten bir tem­silci olarak hareket ederek- çeşitli biçimlerde sağlayabileceği kabul edil­melidir ve henüz keşfedilmemiş hem daha iyi hem de daha kötü için müdahale biçimlerinin olduğu hatırlanmalıdır. Benzer şekilde, özel ça­baların işi farklı biçimlerde yapabileceği ve istenen birisinin keşfedilmeyi beklediği de kabul edilmelidir. Alternatiflerimizi keşfetmemiz ve hiçbiri­sinin zo­runlu olarak doğru olmadığının kanıtlanabilmesi, bir yaratıcı yeti olarak akılcılığı anlamanın çıkarımlarından birisidir. Bu, ılımlığı övdük­lerinde ve doktrinci politikalara karşı çıktıklarında muhafazakârların kast ettiği şey­dir. Bunlar, bize açık seçimlerin hediye edilmediğini veya sonsuza kadar sabit olmadığını ve bir sorun ortaya çıktığında, çeşitli ya­nıtları irdelemek için hayal gücümüzü kullanmamız gerektiğini karışık bir biçimde söyler­ler.

Bununla birlikte, şayet hükümet yönetici olacaksa, özel çabalar yo­luyla belli bir amacı başarma yönünde güçlü bir varsayım vardır.  Hü­kümeti yöneticiye döndürme ve böylece kötülüğü ikiye çıkarma (bir yö­neten ola­rak hükümetin etkinliğini azaltarak ve sorumlu tutması veya etkinleştir­mesi zor ve tehlikeli derecede güçlü bir yönetici atayarak) teh­likesinden kaçınmak için böyle yapılması zorunludur. Yine de hüküme­tin müdaha­lede bulunması gerektiğine karar verilirse, yönetimsel giri­şimler, bir yö­netene uygun faaliyetlerden açık şekilde ayrılmalı ve ayrı tutulmalıdır. Bu düşüncelerin sonuçları ne olursa olsun, yanıtlanacak soru hiçbir zaman –özgürlüğü mü yoksa düzeni mi seçmeliyiz olmamalı- ancak “ şu anki ko­şullarda özgür bir insan olarak yaşayabilmek için dü­zen şeklini nasıl ayarlayabiliriz” olmalıdır.

Bu tür düşüncelerde, tümüyle tatmin edici ve tartışmasız bir yanıta ulaşmanın yolu yoktur. Her medenî toplum,  atalarından toplumsal ya­şamı yürütecek pratik, kural ve prosedürleri miras alır. Ve barbarlar gibi yaşamak istemiyorsak, bunları denize atmamalıyız, ancak kendimizi bul­duğumuz koşullarda hangi düzeltmelerin istendiğini belirlemek için çaba göstermeliyiz. Hangi kuraların en istenilir olduğuna, soyut olarak veya tüm zamanlar için karar verilemez. Sadece –içerik, biçim ve sayı olarak- kuralların, bir sivil cemiyetin karakterini sürdürecek ve bunu, iktidarda­kilerin istenir düşündüğü şeyi yapması için herkesi zorlayacak bir kuruma dönüştürmeyecek kadar olması gerektiği söylenebilir.

Bu şekilde kuralları anlamanın bazı çıkarımlarından söz edebiliriz. Ku­ralların amacı, hayvanlara zulmetmek, anlaşmazlıkları gidermek, in­san­lara yaşamda bir amaç sağlamak veya ulusal bütünlüğü yaratmak değil, kargaşasız seçtikleri yaşamlarını sürmeleri için bireylere olanak tanımak­tır. Adil bir hükümetin testi, bunları sağlayıp sağlamadığı, bazı ihtiyaçları veya istekleri karşılayıp karşılamadığı, refah veya eğitimi iyi­leştirip iyileş­tirmediği değil, yönetim tarzının toplumun tüm üyelerinin şahsiyetine saygı gösterip göstermediği ve onları, bu saygıyı gösterme­yenlerin sin­dirmesine karşı teminat altına alıp almadığıdır. Ancak, bu noktada tam istenen şey ya da vatandaşları bir kurumun enstrümanları veya parçala­rına indirgeyen kurallar ve sivil cemiyete uygun kurallar arasındaki zor ayrımın nasıl yapılacağı, sabit bir yanıtı olmayan ve fikir ayrılığının zo­runlu olduğu bir konudur. Bir sivil cemiyet fikri, sadece, bir teklif hak­kında sorulacak soruları belirtir.

Kuralları yapan ve uygulayanların bunu önceden tanımlanan prose­dürlere göre yapması ve bu prosedürlere uymada yönetilenlere karşı so­rumlu tutulmaları, hiç kimsenin doğru olanı bilme veya yapmadan emin olamayacağı inancının neticesidir. Demokratik hükümetten yasaya göre sorumlu hükümet kastediliyorsa, bu durumda muhafazakâr bireyci, bir demokrattır. Ancak, bu sorumluluğu sağlamanın birçok farklı yolu var­dır ve koşullara bağlıdır. Yasaya göre sorumlu hükümet taahhüdü, bu tür hü­kümeti güvenceye almak için onu evrensel düzen taahhüdüne ta­şımaz. Ancak, bu taahhüt, kalabalıkları manipüle eden demogogların katılımcı demokrasi gibi sorumlu hükümet prosedürlerini, gerçekte otokratik hü­kümet olan sahte taklitleriyle karıştırmasıyla, sorumlu hü­kümeti gülünç duruma düşürmesine olanak tanımaz.

Bir sivil cemiyete uygun türde eşitlikle, sivil cemiyetle ilgisiz ve ters di­ğer türler arasında ayrım yapmak da gereklidir. Bir sivil cemiyete men­supluk, diğer türde cemiyetlerle uyumun yanında bunu gerektirir­ken, kendi medenî ilişkilerinde insanların eşitliği, öğretmen ve öğrenci, hakem ve oyuncular, papaz ve kilise cemaati, ustabaşı ve işçiler gibi di­ğer ilişki­lerdeki eşitsizliklerle uyumludur. Daha iyisini bilenlere saygı göstermek veya farklı görevlerdeki nitelik ve yetenek farklılıklarını ta­nıma ve birisi­nin bireyselliğine değer verme arasında çatışma yoktur. Aksine, daha me­denî insanlar, bireyselliklerini daha fazla takdir ettikçe, bilmediklerini ka­bule ve bilenlere saygı göstermeye daha hazır olacaktır. Birisinin diğerle­rinden daha iyisini bildiğini kabul etmek, aşağılığın de­ğil eğitimli olmanın bir işaretidir. Saygı olmaksızın, kültürün kalitesi sağlanamaz.

Ancak saygı, bir hükümetin otoritesine saygıyla karıştırılmamalıdır, böyle yapmak her ikisini de tahrip edebilir. Saygının istenilmesi, hükü­meti ahlâk yöneticisine çevirmeyi haklı göstermez. Saygının evde ve okulda öğ­renilmesi gerekir. Toplumsal yaşam, yönetme dışında pratik­leri de içerdi­ğinden, hükümeti yönetmeyle sınırlandırma, saygıyı öğ­renme olasılığını tehlikeye sokmaz. Aksine, yönetme için her şeyi bir araca indirgeyerek toplumun kültürünü yozlaştırma tehlikesini önler ve teşvik edici daha sı­nırsız değişken kaynaklar ve fırsatları içeren sanatlar gibi faaliyetlerle il­gilenenlere izin verir. Bu durumda diğerlerinde ol­duğu gibi, muhafazakâr bireyci, devlete bilge bir muhafız sıfatını ver­meyi ret eder.

İlham arayan birisi bunu muhafazakâr bireycilikte bulmayacaktır. Bü­yük kusuru, donukluğudur. Büyük kriz veya uğraşlara mahkûm ol­makla kendimizi övemeyiz ya da mükemmele giderek daha yakınlaştı­ğımızı umamayız. Evrenin şifresini keşfetmeyi bekleyemeyiz. Genleri­mizi so­rumlu göstererek, yaptığımız şeyin sorumluluğundan kaçamayız.  Ne Tanrı ne de saat mekanizmasının parçası olmanın banalliğine kendi­mizi alıştırmamalıyız ve isyankâr ya da aziz olma kozmik yükümlüğü olmadan yaşam sürmeliyiz. Bunun karşılığı, sessiz bir bağımsızlığın key­fini çıkar­madan utanç duymamızın gerekmemesidir.

 

 

 

* Shirley Robin Letwin, “On Conservative Individualism” Maurice Cowling (der.), Conservative Essays, London: Littlehampton Book, sayfa: 52-68, 1978.

İlginizi Çekebilir?

Muhafazakârlık ve Değişim: Değişime Direniş mi Yoksa İhtiyatlı Değişimi Savunmak mı? – Mehmet Akıncı

ÖZET Çalışmanın temel amacı muhafazakârlık ve değişim ilişkisini irdelemektir. Muhafazakâr düşünce ile değişim arasındaki ilişkiyi ...