SON SAYIDAN

51. SAYI – DÜNYA SİYASETİNDE MUHAFAZAKÂRLIK

Muhafazakâr Düşünce Dergisi bu sayısında, muhafazakâr ideolojinin çoklukla ihmal edilen bir boyutuna odaklanıyor: Dış politika. Kuşkusuz, bütünlüklü bir ideoloji olarak muhafazakârlığın diğer pek çok alanda olduğu gibi uluslararası ilişkiler açısından da söyleyecek çok sözü var. Dünyanın giderek küçüldüğü, farklı toplumların daha fazla birbirlerine yaklaştığı, kitlesel iletişim imkânlarının yükseldiği bir süreçte küresel gelişmeleri doğru yorumlama ve anlamlandırmanın geçmişe göre çok daha önem kazandığı açık. Ancak bu alanda rol sahibi olan aktörlerin ve süreci etkileyen parametrelerin çokluğu ve çeşitliliği göz önünde bulundurulduğunda dış politika ve uluslararası ilişkiler gibi alanlarda ortaya konulan iddiaların diğer ideolojiler gibi muhafazakârlık açısından da nispeten sınırlı olduğunu, hatta bazı durumlarda çelişkiler içerebileceğini en baştan kabul etmek gerekiyor. Bu durum, herhangi bir ideolojinin kendi çeliş- kilerinden daha çok dış politikanın doğasından kaynaklanıyor. İç politikada meşru güç kullanma tekeli devlette olduğundan siyasal gelişmeler devlet odaklı ele alınırken uluslararası alanda gücün temerküz edeceği bir merkezin bulunmaması ortak kuralların belirlenmesini neredeyse imkânsız kılıyor. Bu süreçte, muhafazakârlığın evrensel ideallerine başvurmak mümkün olsa da devletlerden her zaman bunu beklemek çok da gerçekçi değil.

Öte yandan Soğuk Savaş sonrasında farklı halklar arasındaki ilişki ve iletişimin daha barışçı bir dünyaya kavuşulmasını sağlaması beklenirken somut gelişmeler bunun tam tersine işaret ediyor. Dünyanın farklı yerlerinde etnik çatışmalar yükseliyor, milliyetçilik hareketleri güçleniyor ve devletler ulusal çıkarlarını korumak için kendi toprakları dışında da faaliyetlerini artırmayı zorunluluk olarak görüyor. Bu süreçte, dış politikaya hâkim olması beklenen evrensel ahlaki ilkeler ile siyasal gerçekliklerin, bir başka ifadeyle reel-politik’in arasındaki mesafe giderek açılıyor. Yeni oluşan güç dengesi ABD başta olmak üzere büyük devletlerin hegemonyası altında şekillenirken bölgesel aktörler kendi alanlarını genişletmeye ve sistemdeki ağırlıklarını artırmaya gayret ediyorlar. Dolayısıyla dünyanın gidişatını belirli ve tutarlı bir çerçeveden okumak oldukça önem taşıyor. Yine bu süreçte “yeni muhafazakârlık” olarak adlandırılan ve uluslararası sistemin merkezine silahlı gücü yerleştiren, müdahaleci ve hegemonyacı yaklaşımdan ve dolayısıyla bu anlayışın neden olduğu küresel ölçekli sorunlardan gerçek anlamda muhafazakârlığın ayrıştırılması gerektiğinin altını çizmek önem taşıyor.

Muhafazakârlığın dış politikaya ve uluslararası ilişkilere bakışı genel olarak devlete ve topluma yönelik kuramsal yaklaşımı ile koşut gittiğini söylemek mümkün. Muhafazakâr düşünce, gerek toplumlar gerekse devletler arasındaki ilişkinin siyasal kurumlara ve ilişkilere mündemiç olduğunu, dolayısıyla kendiliğinden geliştiğini varsayar. Bir bakıma, evrende var olan düzen nasıl her bir siyasal yapılanmanın kendi iç işleyişini belirliyorsa devletlerin kendi aralarında kurdukları ilişkiye de yansır. Bu bağlamda sistemin düzen içinde ve barışçıl bir şekilde ilerlemesini sağlayan en önemli unsurlardan biri tarihin süzgecinden geçerek ortaya çıkmış teamüllerdir. Devletlerin kendiliğinden ortaya çıkan bu düzene ve zamanla beliren kurallara saygı göstermeleri evrendeki dengenin korunması için de önem arz eder.

Elbette, bu anlayış, siyasal gerçekliklerden ve devletler arasındaki dengenin temelde sahip oldukları ekonomik, askerî, kültürel vs. güçle bağlantılı bulunduğu anlayışından kopuk değildir. Bu anlamda, muhafazakârlık, dış politika açısından siyasal gerçeklikler ve ahlaki temeller arasında bir denge bulma arayışından hareket eder. Buna karşılık, devletlerin dış politika açısından ulusal çıkarlarını ilk sıraya yerleştirmeleri, ahlaki meseleleri ise tamamen ya da büyük ölçüde geri plana alan bir yaklaşım sergilemelerinin sorumluluğu muhafazakârlığa havale edilemez. Dergimizdeki yazıları da bu çerçevede okumanın, yani devletlerin kendi çıkarlarını ön plana aldıklarını gözden kaçırmamanın faydalı olacağı düşüncesindeyiz.

MAKALE ÖZETLERİ

TAKDİM

TAKDİM

Bu sayımız Ömer Aslan’ın Pakistan dış politikasını muhafazakârlıkla ilişkisi dolayısıyla değerlendirdiği “Gerçekçi Muhafazakârlıkla Maceracılık Nöbetleri Arasında Pakistan Dış Politikası” başlıklı makalesi ile başlıyor. Aslan’a göre bağımsızlığını ilan ettiği ilk günden itibaren Türkiye’nin en önemli müttefiklerinden biri olan Pakistan, nükleer silahlarına rağmen askeri, siyasi, ekonomik ve sosyal kaynakları oldukça kısıtlı bir “küçük ölçekte” güç görünümü taşıyor. Bundan dolayı, ülkenin askeri ve sivil yönetici seçkinleri, geçmişten itibaren Pakistan ulusal çıkarlarını savunmak amacıyla büyük oranda gerçekçi bir dış politika izlediler. Aslan’a göre bu yaklaşım bir bakıma, Anglo-Amerikan dış politikasının bazı unsurlarını içerecek ancak ondan ciddi ölçüde de ayrışacak şekilde “muhafazakârsız muhafazakâr dış politika” şeklinde nitelendirilebilecek bir anlayışa tekabül ediyor. Zira ülke, karşı karşıya olduğu sınırlılıkların bilinciyle reel politik dinamiklerini ihmal etmeyen bir yaklaşım sergiliyor.

Necati Anaz, “Amerikan Muhafazakârlığı ve Dış Politika” başlıklı yazısında Amerikan muhafazakârlığının ABD dış politikasındaki yerini ele alıyor. Anaz’a göre Amerikan muhafazakârlığı farklı muhafazakârlık anlayış ve tecrübelerinden keskin uçlarla ayrılmıyor. Ancak söz konusu ülkenin dünya siyasetindeki yeri küresel güç dengesinde giderek artan etkisi nedeniyle ulusal çıkarları giderek öne alan bir yöne doğru evriliyor. ABD’nin yeniden şekillenen küresel jeopolitiğin dinamosu olması, özellikle de Donald Trump’ın başkan seçilmesinden sonra yeni bir döneme girileceği yönündeki iddiaların güçlenmesi hasebiyle bu ülkenin dış politika anlayışının temel parametrelerini anlamak ayrıca önem taşıyor.

İçinde bulunduğumuz coğrafyanın en önemli aktörlerinden İran’ın dış politikası ise Hayati Ünlü’nün “Bir Grand Strateji Olarak İran Muhafazakârlığı” başlıklı makalesinin konusunu teşkil ediyor. Ünlü, özellikle devrim sonrası ortaya konan yeni politikalar ışığında İran muhafazakârlığını inceliyor. Yazara göre hâlihazırda küresel ölçekte giderek güçlenen milliyetçi-muhafazakâr hareket İran için yeni bir olgu değil. Özellikle devrim sonrasında İran’da hâkim olan dış politika anlayışının bu unsur üzerine oturduğunu savunan Ünlü “Grand strateji” okumasıyla küresel rekabette bu ülkenin iddialarının ne ölçüde karşılık bulabileceğini tartışıyor.

Bir sonraki makalede ise dünyanın farklı bir noktasına, Latin Amerika coğrafyasına yelken açıyoruz. Sagah Tekin, “Latin Amerika’da Muhafazakârlık ve Dış Politika: Brezilya Örneği” başlıklı makalesinde uluslararası düzlemde ağırlığı giderek artamaya başlayan Brezilya üzerine odaklanıyor. Tekin’e göre muhafazakâr dünya görüşünün Brezilya siyaseti üzerindeki etkisi ülke içinde ve dışında yaşanan değişimler ekseninde farklılık gösterdi. İmparatorluk döneminde şekillenen muhafazakâr düşünce, Birinci Cumhuriyet döneminde siyasal yaşamı yönlendirdi. 1930 sonrasında muhafazakârlık, ulusal kimliğin inşasındaki belirleyici rolünü korumuş fakat siyasetteki belirleyici konumunu yitirdi. 1964-85 döneminde ülkeyi yöneten askeri hükümetin izlediği muhafazakâr politikalar ise bu durumun istisnasını teşkil etti. Son dönemde Türkiye’yi de ilgilendiren siyasal tartışmalar bağlamında adı sıkça duyulan Brezilya’nın konumunu doğru anlamak için Tekin’in makalenin oldukça yararlı olduğunu söyleyebiliriz.

Cüneyt Özşahin ise “II. Dünya Savaşı Sonrası Japon Dış Politikasını Muhafazakârlık Üzerinden Okumak” başlıklı yazısında Uzak Doğu ’nun kadim güç merkezlerinden Japonya ’nın dış politikasındaki muhafazakâr unsurları sorguluyor. İkinci Dünya Savaşından sonra imzalanan kendine ait bir ordu kuramayan ve zorunlu olarak pasifist politikalar izleyen Japonya ’nın dış politikasına hâkim olan ana ilkeler makalenin temelini oluşturuyor. Yazar, Japon dış politikasını anlamlandırmak için muhafazakârlıkla bağlantılı şekilde üç kavramdan yararlanıyor: Gelenek, düzen ve kuşkuculuk. Bu makalenin son dönemde dünyada değişen güç dengelerini anlamlandırmak ve Uzak Doğu eksenli gelişmeleri analiz etmek için faydalı olacağı görülüyor.

“Bölgesel Güvenlik Kompleksi Bağlamında Almanya’nın ‘Yeni Güç, Yeni Sorumluluk’ Anlayışı” başlıklı makalesinde Hakan Kıyıcı İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Almanya’nın dış politika değişikliğini anlamak amacıyla “bölgesel güvenlik kompleksi” analizini kullanıyor. Yazara göre özellikle son on yıl içerisinde yaşanan uluslararası gelişmeler bağlamında 2013 yılında “Yeni Güç, Yeni Sorumluluk” projesini başlatan Almanya izlediği politikalarda ciddi bir değişikliğe gitti. Buradan hareketle makalede Almanya’nın son dönemine damga vuran Şansölye Merkel’in pragmatik mülahazalarla hareket ettiği ve partisinin (CDU) muhafazakar unsurlara dayalı geleneksel dış politika anlayışından farklı bir yöne gitmesine neden olduğu iddia ediliyor. Türkiye’nin son dönemde Almanya ile yaşadığı siyasal gerilimler de göz önünde bulundurulduğunda Hakan Kıyıcı’nın makalesinin oldukça ufuk açıcı olduğu görülüyor.

Bu sayımızın derkenar bölümü de gayet zengin. Derkenar’daki ilk makalemiz kapsamlı ve titiz çalışmalarıyla tanıdığımız Bedri Gencer’in “Usûlden Esasa Türk Düşüncesi” başlıklı yazısı. Gencer, bu makalesinde son dönem de dâhil olmak üzere Türk düşüncesinin öne çıkan isimlerini detaylı ve analitik bir şekilde, birbirleriyle olan ilişkilerini de göz önünde bulundurarak inceliyor. Bedri Gencer’in bu makalesi vesilesiyle ilerleyen sayılarımızda Türk-İslam düşüncesinin hem geçmişini hem de bugününü ele alan ve geleceğe yönelik perspektif sunmayı hedefleyen dosyalar hazırlayacağımızın müjdesini de verelim.

Derkenar’ın bir diğer yazısı Sever Işık tarafından kaleme alınan “Kasvet ve Kader: Marx ve Burke’te Tarihsel Miras” başlıklı çalışma. Işık, bu yazısında, siyasal yelpazenin karşıt kutuplarında yer alan Burke ve Marx’ı tarihe bakışları açısından değerlendiriyor. Işık’a göre Burke, şimdinin ve düzenin meşruiyeti için geçmişe özel bir anlam atfederken, Marx geleceğin toplumsal devrimi için geçmişin ve şimdinin meşruiyetinin altını oydu.

Sayımızdaki son makale ise Hicret Toprak’ın Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kuruluşunu ve kurumsallaşmasını ele aldığı “Türkiye Cumhuriyeti’nde Dini Kurumsallaşma: Diyanet İşleri Başkanlığının Kuruluşu” başlıklı yazısı. Toprak’a göre 3 Mart 1924’te Diyanet İşleri Başkanlığının ihdas edilmesi aslında Türk devlet geleneği ve laik sistem içinde yeni bir dinî düzenleme fikrini ifade etti. Dinin devletten ayrı ve müstakil bir yapı olarak tanzim edilmesi düşüncesine dayanan laiklik, Türkiye örneğinde dini devlet gerekliliklerinin hem parçası sayan bir anlayışla yorumlandı. Diyanet İşleri Başkanlığı ile ilgili tartışmaların yaşandığı bir dönemde bu makalenin güncel bir boyutunun olduğu açık.

Muhafazakâr Düşünce, bu sayısında da gerek dosya konusu gerekse dosya dışı yazılarıyla oldukça nitelikli makalelerle okuyucusunun karşısında. Bir sonraki sayımızın Türkiye’de muhafazakâr düşünce için en önemli isimlerden biri olan Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil anısına hazırlanacağını hatırlatıyor, keyifli okumalar diliyoruz.

DÜNYA SİYASETİNDE MUHAFAZAKÂRLIK

GERÇEKÇİ MUHAFAZAKÂRLIKLA MACERACILIK NÖBETLERİ ARASINDA PAKİSTAN DIŞ POLİTİKASI - ÖMER ASLAN

GERÇEKÇİ MUHAFAZAKÂRLIKLA MACERACILIK NÖBETLERİ ARASINDA PAKİSTAN DIŞ POLİTİKASI - ÖMER ASLAN

Muhafazakârlık, ‘muhafazakâr dış politikanın neye benzeyeceğine dair bazı ipuçları veriyor olsa da bu ipuçları bazen birbiriyle çelişen, çok farklı yorumlara açıktır. Sınırları çizilmiş, dış politikaya yaklaşım ve davranış anlamında iyi tanımlanmış bir muhafazakâr dış politika programından bahsetmek oldukça zordur. Pakistan dış politikası ve muhafazakârlık bağlantısı söz konusu olduğunda, Pakistan Silahlı Kuvvetleri’nin iç siyasetteki tarihsel rolü ve etkisi böyle bir değerlendirme yapmayı ayrıca zorlaştırmaktadır. Pakistan, nükleer silahlarına rağmen askeri, siyasi, ekonomik ve sosyal kaynakları oldukça kısıtlı bir ‘küçük-ölçekte’ güç olduğundan, Pakistan’ın askeri ve sivil yönetici seçkinleri Pakistan ulusal çıkarlarını savunmak amacıyla büyük oranda gerçekçi bir dış politika izlemiştir. Pakistan’ın gerçekçi muhafazakâr dış politikası, Anglo-Amerikan dünyanın muhafazakâr geleneğine oranla, büyük oranda muhafazakârsız muhafazakâr dış politikadır. Bunun da en önemli nedeni Pakistan’ın dış politika seçeneklerinin oldukça kısıtlı olmasıdır. Pakistan’da yalnızca Eyüp Han ve Navaz Şerif muhafazakâr politikacılar olarak tanımlanabilirken, her iki politikacı da muhafazakâr olarak nitele- nebilecek dış politikalarını muhafazakâr kimliklerine atfetmediler. Zül kar Ali Butto ve Ziya ül- Hak ise muhafazakâr kimlikleri olmadığı halde —ilki ‘İslami sosyalist’, ‘ikincisi İslamcı muhafazakâr’ dış politika takip ettiler. Bununla birlikte, 1965 Pakistan-Hindistan Savaşı ve 1999 Kargil Savaşı’nın da gösterdiği üzere Pakistan dış politikasında dönem dönem anti-muhafazakâr maceracılık patlamaları da yaşanmıştır.

AMERIKAN MUHAFAZAKÂRLIĞI VE DIŞ POLITIKA - NECATİ ANAZ

AMERIKAN MUHAFAZAKÂRLIĞI VE DIŞ POLITIKA - NECATİ ANAZ

Bu makalede Amerikan muhafazakârlığı ve onun Amerikan dış politikasındaki yeri irdelenecektir. Amerikan muhafazakârlığı farklı ulusların tecrübe ettiği muhafazakârlıktan keskin uçlarla ayrılmasa da dünya siyasetindeki yeri ve özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nin küresel güç dengesindeki yerini almasıyla birlikte, yeniden şekillenen küresel jeopolitiğin de dinamosu olması hasebiyle bu makalenin ilgi odağı olmuştur. Zaman zaman değişen liderlikle beraber muhafazakârlığın dış politikadaki yeri ve ağırlığı değişse de genel hatlarıyla reel politiğin devrede olduğu dönemler Amerikan dış politikasında muhafazakâr yönlendirmelerin ağırlıkta olduğu gözlemlenmektedir. Dolayısıyla bu çalışma daha çok idealizm ve realizm arasındaki gelgitlerle beraber jeopolitik zorunlulukların şekillendirdiği stratejik gerçeklikler ve uluslararası kurumların devreye sokulduğu daha dolaylı (indirect) siyaset tarzı tecrübelerini de incelemeyi hede emektedir.

BIR GRAND STRATEJI OLARAK IRAN MUHAFAZAKÂRLIĞI - HAYATİ ÜNLÜ

BIR GRAND STRATEJI OLARAK IRAN MUHAFAZAKÂRLIĞI - HAYATİ ÜNLÜ

Bu makalenin amacı, özellikle devrim sonrası ortaya konan politikalar eşliğinde İran muhafazakârlığını incelemektir. Makalede bugünlerde küresel bir dalga olarak ortaya çıktığı tartışılan milliyetçi-muhafazakâr hareketin, İran için bir sosyo-politik dalga olarak yeni olmadığı iddia edilecektir. Yine muhafazakârlık tartışmalarının uluslararası ilişkilerde giderek ABD modeli üzerinden tartışıldığı ve bir Grand Strateji çerçevesinde algılandığı vurgulanacaktır. İran’ın devrim sonrası izlediği strateji ve politikalar bu bağlamda ele alınacak ve özellikle dış politika açısından yeni muhafazakâr siyasetle sahip olunan yakınsamanın altı çizilmeye çalışılacaktır.

LATIN AMERIKA’DA MUHAFAZAKÂRLIK VE DIŞ POLITIKA: BREZILYA ÖRNEĞI - SEGAH TEKİN

LATIN AMERIKA’DA MUHAFAZAKÂRLIK VE DIŞ POLITIKA: BREZILYA ÖRNEĞI - SEGAH TEKİN

Latin Amerika’da sömürgecilik döneminde uygulanan ihracata dayalı ekonomi modeli, kırsal oligarşinin bir güç odağı olarak ortaya çıkmasına neden olmuştur. Kurulu düzenin sürdürülmesindeki çıkarları ile uyumlu olarak kırsal oligarşi, muhafazakâr siyasal görüşler ve düzen ve ilerleme söylemine dayanan pozitivist bir ulus inşası gündemi benimsemiştir. Brezilya siyasetinde muhafazakâr görüşün ortaya çıkışı da büyük ölçüde benzer bir yol takip etmiştir. Bununla beraber, muhafazakâr görüşün Brezilya siyaseti üzerindeki etkisi ülke içinde ve dışında yaşanan çeşitli değişimler ekseninde çeşitlilik göstermiştir. İmparatorluk döneminde şekillenen muhafazakâr düşünce, Birinci Cumhuriyet Döneminde siyasal yaşamı yönlendirmiştir. 1930 sonrasında muhafazakârlık, ulusal kimliğin inşasındaki belirleyici rolünü korumuş fakat siyasetteki belirleyici konumunu yitirmiştir. 1964-85 döneminde ülkeyi yöneten askeri hükümetin izlediği muhafazakâr politikalar ise bu durumun istisnasıdır. Muhafazakârlığın Brezilya siyasetindeki yolculuğu ile ilişkili olarak fakat her zaman uyumlu biçimde şekillenmeyen Brezilya dış politikasının muhafazakârlık ile ilişkisi, uluslararası sisteme katılım ve ABD ile uyum eksenlerinde ortaya çıkan iki temel parametre etrafında şekillenmiştir. Brezilyalı siyasetçiler ülkenin bağımsızlığın korunması (otonomi), uluslararası alanda saygın bir konum elde etme ve kalkınmacı politikalar izleme gibi geleneksel hede erini paylaşmakta fakat bunlara nasıl erişileceği noktasında görüş farklılıkları yaşamaktadırlar. Bu farklılıklar aynı zamanda Brezilya’da muhafazakâr dış politikanın da sınırlarını çizmektedir.

II. DÜNYA SAVAŞI SONRASI JAPON DIŞ POLITIKASINI MUHAFAZAKÂRLIK ÜZERINDEN OKUMAK* - MUSTAFA CÜNEYT ÖZŞAHİN

II. DÜNYA SAVAŞI SONRASI JAPON DIŞ POLITIKASINI MUHAFAZAKÂRLIK ÜZERINDEN OKUMAK* - MUSTAFA CÜNEYT ÖZŞAHİN

Bu çalışmada Welsh’in (2003) uluslararası politika-muhafazakarlık ilişkisini incelediği makalesinde ortaya koyduğu gelenek, düzen ve kuşkuculuk kavramlarından faydalanılarak Japon dış politikasının ne ölçüde muhafazakar olarak değerlendirilebileceği araştırılmaktadır. Bu çerçevede söz konusu üç kavram üzerinden II. Dünya Savaşı sonrasından yakın döneme uzanan süreçte Japon dış politikası incelenmekte ve sonuç olarak Japon dış politikasının muhafazakar bir niteliğe haiz olduğu iddia edilmektedir. Bunun yanı sıra çalışmanın son bölümünde ise mevcut başbakan Şinzo Abe dönemine değinilmekte ve bu dönemde Japon dış politikasında giderek yüksek sesle dile getirilen dış politikada değişim söylemine yönelik bir değerlendirme yapılmaktadır.

BÖLGESEL GÜVENLIK KOMPLEKSI BAĞLAMINDA ALMANYA’NIN “YENI GÜÇ, YENI SORUMLULUK” ANLAYIŞI - HAKAN KIYICI

BÖLGESEL GÜVENLIK KOMPLEKSI BAĞLAMINDA ALMANYA’NIN “YENI GÜÇ, YENI SORUMLULUK” ANLAYIŞI - HAKAN KIYICI

Bu makale Almanya’nın dış politikasında “Yeni Güç, Yeni Sorumluluk” stratejisini Bölgesel Güvenlik Kompleksi (BGK) çerçevesinde analiz etmektedir. BGK, Soğuk Savaş sonrası dönemden itibaren devletlerin dış politika değişikliğini anlamak için kullanılmaktadır. İki Almanya’nın birleşmesiyle birlikte ülkenin eski dış politika stratejisi olan kendine hâkim olma siyaseti tartışmalı bir konuydu. Fakat son on yılda uluslararası gelişmeler; 2009 Eurozone Ekonomik Krizi, 2010 Arap Baharı ve 2013 Ukrayna İç Savaşı, Almanya’yı bölgesel ve küresel seviyede istikrar sağlayabilmek için değişikliğe zorlamaktadır. Almanya 2013 yılında “Yeni Güç, Yeni Sorumluluk” projesini hayata geçirerek bölgesel ve küresel politikasını yenilmeye karar verdi. Yeni stratejik belgenin oluşmasında, Şansölye Angela Merkel’in dış politikaya pragmatizmi getirmesi ve partisi Hristiyan Demokrat Birliği’nin (CDU) kendine hâkim olma anlayışından vazgeçmesi önemli rol oynamamıştır. Makale, Şansölye Angela Merkel’in pragmatik dış politika anlayışı sayesinde partisi CDU’nun muhafazakâr dış politika anlayışından farklı bir yol izlediğini iddia etmektedir.

DERKENAR

Usûlden Esasa Türk Düşüncesi - BEDRİ GENCER

Usûlden Esasa Türk Düşüncesi - BEDRİ GENCER

Türkiye’de yapılan düşünce tarihi incelemelerinde genelde “usûl”den ziyade “esas”ın, düşünürlerin “nasıl” düşündüklerinden ziyade “ne” düşündüklerinin ele alındığı söylenebilir. Hâlbuki esas=ne, usûl=nasıl tarafından belirlenir; dolayısıyla düşünürlerin “nasıl” düşündükleri anlaşılamadan “ne” düşündükleri tam anlaşılamaz. Burada düşünmenin “nasıl”lığından kasıt, çağımızda Karl Mannheim’ın öncülük ettiği bilgi sosyolojisi disiplininden mülhem sosyolojik düşünce tarihçiliğinden beklendiği gibi düşüncelerin vücut bulduğu içtimaî ortamı aydınlatmanın, düşünüşe tesir eden âmilleri ortaya koymanın ötesinde “düşünce tarzları”nı ortaya koymaktır. Düşünce tarzları ise düşünme fiilinin sebep ile sonucu olarak fâil ile mefûlünü (düşünce) de katarsak on parametre tarafından belirlenir. Nazarî olarak âlim bilen, malum bilinen, ilim ise âlim ile malum arasındaki nisbetin adı, dolayısıyla ilim, maluma ârız bir vasıftır. Buna göre düşünce, fâil ile mefûl (düşünen ile düşünülen) arasındaki nisbetin adı, düşünür/düşünce, müessir/eser, sebep/sonuç münasebetinin karşılığıdır. Müessir=düşünür ise aşağıdaki şemaya göre on parametrenin terkibinin sonucu olarak eser=düşünce (fikir) üretir:
1. Fâil
2. Müessese 3. Bilgi
4. Paradigma 5. Dil
6. Çağ
7. Nesil
8. Zihniyet
9. Mesele
10. Fikir
Fikir=düşünce, medrese, tekke, mektep gibi müesseselerde, bunların ürettiği ilim, hikmet, edebiyat (beşerî-içtimaî bilimler) gibi bilgi türleri ile bunların dayandığı paradigma ve dile göre yetişen, bilahare yaşadığı çağ ve mensup olduğu neslin telkin ettiği zihniyet ve meseleler uyarınca düşünen “âlim, ârif, edip, aydın, ideolog, sosyolog, âlim-mütefekkir, mütefekkir-âlim” gibi fâiller tarafından üretilir.

Burada paradigmadan kasıt, üçe ayırabileceğimiz bilgi türleri ve düşünce tarzının dayandığı küllî çerçeve ve öğretidir. Birincisi, Aristo ve Fârâbî ile son olarak İbrahim Şinasî ve Ziya Gökalp’ta görülen evrensel hikmet-fıkıh paradigmasıdır. İkincisi, Platon ve İbnü’l-‘Arabî gibi büyük hakimlerin varlık tasavvuru, ontolojik doktrinidir. İngiliz filozof Alfred North Whitehe- ad’in tüm Batı felsefesinin Platon’a düşülmüş dipnotlar dizisi olduğu tespiti, bunun çarpıcı bir ifadesidir. Benzer şekilde İslâm dünyasında da bütün entelektüel gelenek, İbnü’l-‘Arabî’nin vahdet-i vücut doktrinini anlama ve eleştirme arayışıyla şekillenmiştir (Knysh 1999). Üçüncüsü, Elie Kedourie’ye atıfla Şerif Mardin (2008: 11)’in bahsettiği Batı’da milliyetçilik gibi ana doktrin ve düşünce akımlarından oluşan seküler – tikel paradigmalardır.

Fikir, dünyanın aynası, olgunun karşılığıdır. Dolayısıyla paradigma kavramının dönüşümünün de gösterdiği gibi içtimaî değişimin hızlandığı çağlarda fikrî değişim de artar. Bu da tüm bu parametrelerin terkibinin sonucu olarak düşünce üreten düşünür türlerinin artması, çeşitlenmesi olarak kendini gösterir. Dünyada ve ülkemizde son iki asır içinde emperyal devletten ulusal devletlere, geleneksel bilgiden modern bilgiye geçiş sürecinde düşünce türleri ve fâilleri de, “âlim-mütefekkir, mütefekkir-âlim” gibi melez tabirlerin belirttiği üzere, yoğun karmaşık bir tahavvül sürecinden geçmiş ancak bunlar düşünce tarihçileri tarafından yeterince tasnif edilemediği için çağdaş Türk düşüncesinin potansiyeli ve performansı tam olarak ortaya koyulamamıştır.

İşte bu çalışmada niyetimiz, “âlim/aydın” olarak ayrılan gelenekselden modern bilgi fâiline geçiş sürecinde çağdaş Türk düşünürlerin “nasıl” ve “ne” düşündüklerini ortaya koymaktır. “Usûl”ün “kavram ve devir” parametrelerine göre çağdaş Türk düşüncesinin çerçevesini çizdikten sonra “esas”a geçerek “formasyon ve nesil” parametrelerine göre muhtevasını ele alacağız. Esas yönünden incelemede epistemik’i ontik’e dayandırarak, tarihî-içtimaî arkaplan ve yetişme tarzlarına bakarak aydınların düşüncesini işlemeye çalışacağız.

KASVET VE KADER: MARX VE BURKE’TE TARIHSEL MIRAS - SEVER IŞIK

KASVET VE KADER: MARX VE BURKE’TE TARIHSEL MIRAS - SEVER IŞIK

Bu makalenin amacı Burke ve Marx’ın geçmiş, gelenek ve tarihsel mirasa yaklaşımlarını karşılaştırmalı olarak incelemektir. Siyasal yelpazenin karşıt kutuplarında yer alan Burke ve Marx bazı konularda benzer tespitlere sahiptiler fakat bu tespitler onları farklı yön ve amaçlara sevk eder. Onların geçmiş kuşakların tarihsel mirasına yaklaşımı siyaset, tarih ve toplum teorilerinde önemli farklılıklara kaynaklık eder. Burke, geçmişin mirasının (geleneği) insanlar için soyut akıldan daha iyi bir kılavuz olduğunu düşünürken, Marx için tarihsel miras aşılması gereken bir “karabasan”dır. Burke’e göre geçmişi yok sayan, toplumun hafızasını silen radikal yenilikçilerin/devrimcilerin bir geleceği olamaz. Marx ise geleceği inşa etmek için geçmişi unutmamızı, ölüleri gömmemizi ve yüzümüzü daima geleceğe dönmemizi salık verir. Burke, daha iyi bir yaşam için ölülerle uzlaşırken, Marx çatışır. Politik ve stratejik bir öneme haiz olan geçmişe yaklaşım ve ona karşı takınılan tutum sağ ve solun ayrıştırılmasında da en az özgürlük, eşitlik, mülkiyet kavramları kadar önemli bir role sahiptir.

TÜRKIYE CUMHURIYETI’NDE DINÎ KURUMSALLAŞMA: DIYANET IŞLERI BAŞKANLIĞININ KURULUŞU* - HİCRET TOPRAK

TÜRKIYE CUMHURIYETI’NDE DINÎ KURUMSALLAŞMA: DIYANET IŞLERI BAŞKANLIĞININ KURULUŞU* - HİCRET TOPRAK

Osmanlıdan Cumhuriyete geçiş döneminin temel meselelerinden birisi de din ve devlet ilişkisinin yeniden tanımlanmasıydı. Bu tanımlamanın yeni rejimdeki kurumsal karşılığı, 3 Mart 1924 tarihinde ihdas edilen Diyanet İşleri Başkanlığı’dır. Devletin laik niteliği açısından ilk günden itibaren bir tartışma alanı oluşturan Diyanet İşleri Başkanlığının kuruluş dinamikleri bu makalede dönemin kaynaklarından hareketle ele alınmaktadır.

ENGLISH

THE FOREIGN POLICY OF PAKISTAN BETWEEN REALISTIC CONSERVATISM AND ADVENTUROUS SEIZURES - ÖMER ASLAN

THE FOREIGN POLICY OF PAKISTAN BETWEEN REALISTIC CONSERVATISM AND ADVENTUROUS SEIZURES - ÖMER ASLAN

Conservatism as an ideology or attitude provides certain clues as to what ‘conservative foreign policy’ would look like; but these clues seem to be open to various, sometimes deviant interpretations. There appears to be no coherent and systematic program of ‘conservative foreign policy’. When it comes to conservatism and foreign policy nexus in Pakistan, the involvement of Pakistani military in domestic politics and its entrenched political role makes it dif cult to conduct any such analysis in the rst place. By virtue of being a small power with extremely limited military, economic, social and political resources despite a nuclear arsenal, the Pakistani rulers, both military and civilian alike, have naturally embraced a realist foreign policy aiming at achieving Pakistani national interests to a large extent. In difference from various manifestations of conservatism and foreign policy nexus in the Anglo-American world, especially the United States or United Kingdom, Pakistan’s has largely been a realistic conservative foreign policy without a homegrown conservative tradition. Only Ayub Khan and Nawaz Sharif t the description of ‘conservative politicians’ in the true sense of the term while Zia-ul-Haq and Zul kar Ali Bhutto followed what could be described as conservative foreign policies without themselves being neither conservatives nor democrats. Yet, all have eschewed attributing their foreign policy choices to their identity but rather wrapped in geopolitical necessities and regional balance of power. As displayed by several occasions as unwarranted wars with India in 1965 and Kargil in 1999 Pakistani foreign policy manifested a strain adventurism that violated its generally conservative realistic contours.

AMERICAN CONSERVATISM AND FOREIGN POLICY - NECATİ ANAZ

AMERICAN CONSERVATISM AND FOREIGN POLICY - NECATİ ANAZ

This Article will study American conservatism and its place in US foreign policy. Though American conservatism is not sharply distinguished from the conservatism experienced by different nations; it has been the center of attention due to its role as the dynamo of the redesigned global geopolitics since US has taken its current place particularly in global balance of power. Though the place and weight of conservativism in foreign policy changes now and again, along with the changing lead- ership, conservative guidance in US foreign policy generally coincides with the eras where real politics is in practice. Therefore, given the quandary of idealism and realism, this study largely aims at analyzing the strategic realities and indirect political experiences where international institutions are put into action.

IRANIAN CONSERVATISM AS A GRAND STRATEGY - HAYATİ ÜNLÜ

IRANIAN CONSERVATISM AS A GRAND STRATEGY - HAYATİ ÜNLÜ

The aim of this article is to examine the conservatism of Iran, especially in the context of post -revolutionary policies. It will be argued that the nationalist-conservative movement, which has been argued as a global wave nowadays, is not new in Iran as a socio-political wave. It will also be emphasized that the discussions of conserva- tism are increasingly discussed through the US model in international relations and perceived in the context of a Grand Strategy. The post-revolu- tionary strategies and policies of Iran will be dealt with in this context and the convergence with the neo-conservative politics will be tried to underline especially in terms of foreign policy.

CONSERVATISM AND FOREIGN POLICY IN LATIN AMERICA: THE CASE OF BRAZIL - SEGAH TEKİN

CONSERVATISM AND FOREIGN POLICY IN LATIN AMERICA: THE CASE OF BRAZIL - SEGAH TEKİN

The export-oriented economic model implemented in Latin America during the colonial period resulted in the emergence of the rural oligarchy as a pressure group. In accordance with their interest in the sustainability of the existing order, the rural oligarchy embraced conservative political views and a positivist nation-building agenda based on the motto of order and progress. The emergence of conservatism in the political life of Brazil mainly followed a similar route. However, the impact of conservatism on Brazilian politics displayed variations due to the course of the events both in Brazil and in the world. The conservative thought which emerged in the Empire period spearheaded the political life in Brazil during the First Republic. After 1930, conservatism continued to play a determining role in the construction of the Brazilian national identity but lost its dominant position in politics with the exemption of the 1964-1985 period during which the military government pursued a conservative agenda. Though it is connected but not always in harmony with the journey of conservatism in Brazilian politics, the relationship of Brazilian foreign policy with conservatism has been shaped by two salient paradigms on involvement to the international system and on convergence with the US. While the Brazilian politicians share similar views regarding the importance of the traditional foreign policy goals of the country such as preserving the autonomy, gaining respect in the international eld and pursuing a developmentalist agenda, they have rather a different approach as to the question of how to achieve them. This difference determines the main contours of conservative foreign policy in Brazil.

ANALYZING THE POST 2nd WORLD WAR JAPANESE FOREIGN POLICY THROUGH CONSERVATISM - MUSTAFA CÜNEYT ÖZŞAHİN

ANALYZING THE POST 2nd WORLD WAR JAPANESE FOREIGN POLICY THROUGH CONSERVATISM - MUSTAFA CÜNEYT ÖZŞAHİN

Utilizing from the concepts of tradition, order and skepticism derived from Welsh (2003) who inquires the interplay between international politics and conservatism in his relevant article, this present study investigates to what extent Japan’s foreign policy can be evaluated as ‘conservative’. Within this framework, Japan’s foreign policy ranging from post- Second World War to the recent period is examined by using these three concepts and consequently it is claimed that the Japanese foreign policy bears conservative characteristics. Aside from all these, the incumbent Prime Minister of Japan, Shinzo Abe’s tenure is addressed and accordingly the discourse of foreign policy change which has become increasingly vocal during this period, is assessed in the last chapter of this study.

THE GERMANY’S “NEW POWER, NEW RESPONSIBILITY” APPROACH IN THE CONTEXT OF REGIONAL SECURITY COMPLEX - HAKAN KIYICI

THE GERMANY’S “NEW POWER, NEW RESPONSIBILITY” APPROACH IN THE CONTEXT OF REGIONAL SECURITY COMPLEX - HAKAN KIYICI

This article is analyzing the German foreign policy concept, “New Power, New Responsibility” within the framework Regional Security Complex (RGC) theory. The RGC has been implemented for understanding state foreign policy shift since the post-Cold War. With the uni cation of two sides of Germany, the country has experienced contradictive issues about the old foreign policy concept, self-restraint. However, in the last decade, some international developments; in 2009 Eurozone economic crisis, in 2010 the Arab Spring and in 2013 Ukrainian Civil War, enforced to Germany drop out old foreign policy concept for supplying stability at both region and global levels. The article claims that Chancellor Angela Merkel is walking apart from the conservative foreign policy concept of her party, the Christian Democratic Union (CDU), thanks to the pragmatic foreign policy perception.

GLOOM AND FATE: HISTORICAL HERITAGE ON BURKE AND MARX - SEVER IŞIK

GLOOM AND FATE: HISTORICAL HERITAGE ON BURKE AND MARX - SEVER IŞIK

The purpose of this article is to comparatively study Burke and Marx’s approaches to the past, tradition and historical heritage. Burke and Marx who stand on opponent poles of political range have similar determinations on certain issues. But these determinations have prompted them to different directions and aims. Their approach to the past generations’ historical heritage is a resource of signi cant differences on politics, history and community. While Burke thinks that past heritage (tradition) is a better guide for people than abstract mind, Marx suggests that historical heritage is a “nightmare” that has to be overcome. According to Burke, radical innova- tors/revolutionists who have erased community’s memory and ignored the past, will have no future. Marx suggests that we need to forget, bury our dead and face the future to build the future. While Burke makes a compromise with the dead for abetter life, he is in con ict with Marx. The attitude against the past bears an important role for the separation of the concepts of right and left as well as freedom, equality and property.

RELIGIOUS INSTITUTIONALIZATION IN THE TURKISH REPUBLIC: THE ESTABLISHMENT OF THE PRESIDENCY OF RELIGIOUS AFFAIRS - HİCRET TOPRAK

RELIGIOUS INSTITUTIONALIZATION IN THE TURKISH REPUBLIC: THE ESTABLISHMENT OF THE PRESIDENCY OF RELIGIOUS AFFAIRS - HİCRET TOPRAK

One of the key issues in the period of transition from the Ottoman era to the Republican era was the rede nition of the relation between religion and the state. The establishment of the Presidency of Religious Affairs on 3 March 1924 was the institutional outcome of this de nition in the new era. Based on contemporary sources, this article explores the founding dynamics of the Presidency of Religious Affairs that constituted a matter of debate from the rst day of its establishment vis-à- vis the secular quality of the state.

Recent Posts

Eylül, 2015

  • 5 Eylül

    Muhafazakâr Bireycilik Üstüne

    MUHAFAZAKÂR BİREYCİLİK ÜSTÜNE Shirley Robin LETWİN Tercüme: Zehra ULUCAK Bireycilik, muhafazakârlar için can sıkıcı bir konudur. Bir yandan, birey­ciler, mahremiyet, kendi kendine yetme, kişisel bağımsızlık gibi, muha­fa­zakârların ilgilenmeleri gereken birçok şeyi savunur gibi görünürler. Bi­reyciler, Burke’ün Fransa’daki kral katillerini sorumlu tutması ve bazı muhafazakârların da en azından sosyalist hükümetin yaptıklarını ...

    Devamı »
  • 5 Eylül

    Muhafazakârlığın 10 Prensibi

    MUHAFAZAKÂRLIĞIN ON PRENSİBİ* Russell Kirk Çeviri: Okan Aslan Ne bir din; ne de bir ideoloji olan, muhafazakârlık adıyla adlandırdığımız dü­şünce biçiminin, bizlere dogmalar sunan bir Kutsal Kitabı ve Das Kapitali yoktur. Muhafazakârların nelere inandığını tespit etmek bir dereceye kadar mümkündür; muhafazakâr inanış biçiminin ilk prensipleri, önde gelen muha­fazakâr yazarların ve ...

    Devamı »
  • 5 Eylül

    Muhafazakâr Olmak Üzerine

    Michael Oakeshott Çeviri: İsmail Seyrek** Muhafazakâr olarak bilinen tavırdan genel açıklayıcı prensiplerin çı­karılmasının imkânsız olduğu (veya eğer imkânsız değilse, o zaman bu­na kalkışmanın faydalı olmayacak şekilde ümitsizliği) yönündeki genel inanç, benim paylaştığım bir inanç değildir. Genel düşünce üslûbu için­de muhafazakâr davranışın isteyerek açıklama uyandırmaması ve sonuç olarak bu türden açıklamayı ...

    Devamı »
  • 5 Eylül

    Muhafazakârlık Nedir ?

    MUHAFAZAKARLIK NEDİR ? Muhafazakarlık nedir ? Bekir Berat Özipek Muhafazakarlık gündelik hayatta sıkça kullanılan bir kavramdır. İnsanlar bazen kendilerinin veya başkasının dünya görüşünü belirtmek,bazen bir tutumu övmek veya yermek, bazen iktidarı bazen de muhalefeti tanımlamak için bu kavrama başvururlar. Bu yüzden, sıkça kullanılan bütün kavramlar gibi muhafazakarlık da, bazen gerçek ...

    Devamı »