Vefatının 50. Yılında Ali Fuad Başgil Sempozyumu Açılış Konuşması – İbrahim Kalın

Bismillahirrahmanirrahim,

Hepinizi saygı ile selamlıyorum,

Muhafazakar Düşünce Dergisini bu sempozyum vesilesi ile tebrik ediyorum. Az evvel Serhat Buhari Bey’e sordum, kaç yıl oldu, diye. 14 yıl ve derginin de 52. sayısı. Bu Türkiye’de bir şeylerin muhafaza edilmesi ve yaşatılması anlamında çok sevindirici bir durum. Zira geçenlerde Kudüs vesilesi ile ifade etmiştim, hafıza olmadan muhafaza olmaz. Hafızamızı unutursak muhafaza edecek bir şeyimiz de kalmaz, bu nedenle Kudüs’ü hep hatırlamamız lazım. Ama Kudüs’le beraber bütün kutsallarımızı, tarihimizi hatırlamamız, hatırlatmamız ve yaşatmamız gerekiyor. Çünkü hafızayı kaybettiğimiz anda bizim artık kendi kimliğimize ve benliğimize ilişkin bir şey söylememiz, bir gelecek inşa etme iddiasında bulunmamız da imkânsız hale gelir. Ali Fuad Başgil de bu anlamda Türkiye’de muhafazakâr düşünceyi temsil eden önemli mütefekkirlerden, âlimlerden, siyaset adamlarından birisi idi.

Yalnızca hafızamızı canlı tutmak anlamında değil, süreklilik anlamında da muhafaza kelimesinin üzerinde durmak lazım. Bir şeyi korumak, bir şeyi yaşatmak demektir. Ama bunu yaparken değişimin dinamikleri içerisinde sabitelerimizi koruyarak – eskilerin mütegayyirat dediği – nelerin değişeceğine dair de zihnimizde bir berraklığın olması lazım. Ali Fuad Başgil gibi düşünürlerin belki bugün bize hala hitap edebiliyor olmasının temel sebebi de neyin değişken neyin sabit olduğu ile ilgili ciddi bir fikri çaba ortaya koymuş olmasıdır. Gerek Gençlerle Baş Başa, gerek Din ve Laiklik, gerekse Türkçe Meselesi’nde ve diğer eserlerinde hep bu çabanın ve gayretin neticelerini ve izlerini görürüz. Ali Fuad Başgil’in çalışmalarında, özellikle tek parti döneminin modernleşme, laiklik, din, dil ve batılılaşma politikalarına getirdiği köklü eleştirilerinde de temel kaygısı, bir toplumun değişim dinamiklerini kendi asli unsurlarından devşirmesi gerektiği inancıdır. Türkiye, modern dünyada kendine yeni bir yer edinecekse bunu sadece Batılı referanslarla yapamaz. Bunu ancak yine kendi tarihinden, hafızasından, birikiminden, geleneklerinden hareketle bir noktaya doğru gitmek suretiyle gerçekleştirebilir. Bunun için de belli sabit referanslarının olması gerekir. Aksi halde Türkiye gibi bir toplum, adeta okyanusta kendi başına bırakılmış bir gemi gibi oradan oraya savrulan bir nesne haline gelir.

Ali Fuad Başgil’in 50’lı 60’li yıllarda maruz kaldığı zorlukların, baskıların ve verdiği mücadelenin özünde de Türk modernleşmesinin çarpık ve köklü bir eleştirisi vardı. Bir tarafta geleneğe dayanan ama moderniteye ilgisiz kalmayan Türkiye toplumu Osmanlıdan itibaren, bundan sonra nasıl bir yol izleyecek, sorusunun cevabını Ali Fuad Başgil, bunu ancak kendi geleneklerini kendi asli unsurlarını koruyarak ama kendini de dünyaya kapatmadan yapabilir, tezinde arıyordu. Özellikle din ve laiklik meselesinde, laikliğin bir dinsizlik olarak tanımlandığı ve empoze edildiği dönemlerde Ali Fuad Başgil, bu tanımın yanlış olduğunu hür ve özgüvenli şekilde ifade eden düşünürlerden bir tanesi idi.

Muhafaza kelimesi yine bu sürekliliği korumak açısından önem arz ediyor. Mustafa Özel abi -kulakları çınlasın- bir gün sohbetimizde, muhafazakârlık meselesini konuşurken, biraz da ekonomi ile ilişkilendirip muzipçe bir espri yapmıştı. Bizde muhafazakârlık, muhafaza-ı kâr olarak anlaşılır, demişti. Burada kast edilen o değil elbette ama muhafazakârlığın getirdiği şüphesiz bir fayda vardır. Edmund Burke’den beri biliyorsunuz, muhafazakârlık; bireysel aklın mutlak salahiyetine ya da salahiyet iddiasına karşı, hakikatin ancak toplumların çok uzun yıllarda birbirinden tevarüs etmek suretiyle inşa edebildiği bir değer olduğu fikrinden hareket ediyordu. Aydınlanmacı akıl ise prometheusçu bir ruh ile “hayır, hakikati ben kendim gidip tanrılardan aldım, ben inşa ettim, geleceği de ben kuracağım” dediği için kendi özünde epistemik tekebbür ile malul bir akıldır. Buna karşı muhafazakâr düşünce; sürekliliği, toplumsal irfanı, derinliği, bu temel ilkeleri yani sabiteleri de esas almak suretiyle bugünü ve yarını anlamamıza dair bize önemli ipuçları sunar. Tarihe bakışı bu açıdan farklıdır. Çünkü tarih hiçbir zaman sadece geçmişe ait bir şey değildir. Tarih, bugünü anlamamıza, yarını inşa etmemize vasıta olmak için vardır. Tarihi, sadece geçmişte yaşanmış olayların bir envanteri olarak görürsek büyük hata yaparız. Çünkü Gadamer’in de ifade ettiği gibi kullandığımız gündelik dilde bile tarih capcanlıdır. Ali Fuad Başgil de bunun üzerinde ısrarla durur,dil benliğimizin bir tezahürüdür, der. Ve o benlikte bizim tüm geçmişimiz, hafızamız, tarihimiz, geleneğimiz yaşar. Mesela ‘Türkiye Büyük Millet Meclisi’ tabirini tahlil ederken verdiği örnek son derece önemlidir. Türkiye Büyük Millet Meclisi dediğimizde sadece dört tane kelimenin yan yana gelmesi ile oluşan bir terkipten bahsetmiyoruz. Türkiye Büyük Millet Meclisi tabirinin arkasında ‘İstiklal Harbi’, bu milletin verdiği bağımsızlık mücadelesi vardır. İstiklal Harbi dediğinizde İstiklal kelimesinin ardında bu milletin yüzlerce yıl Anadolu topraklarında bağımsız, hür ve onurlu bir şekilde yaşama mücadelesi vardır. Millet dediğinizde, onun altında çok farklı etnik gruplardan gelen, ortak bir ideal etrafında bir araya gelmiş insanlar topluluğu vardır. Bunun da ötesinde ‘Meclis’ dediğinizde insanların toplandığı ama ahlak, erdem ve bir ideal için bir hedefe doğru yürüdüğü bir yerin hafızası vardır. Dolayısıyla sadece bu üç-dört kelime üzerinden gittiğimizde bile kullandığımız dilde, terkiplerde tarihin nasıl canlı olduğunu müşahede edebiliyoruz. Dolayısıyla buradaki sürekliliği anlamak açısından da Ali Fuad Başgil’in bugün hala bizim için büyük önem arz ettiğini ifade etmeliyiz.

Toplumların kendi öz değerlerinden hareketle değişim süreçlerini ve tempolarını tayin etmeleri gerektiği fikri, bugün de üzerinde durmamız gereken bir meseledir. Çünkü biz hala çarpık modernleşme tarihimizin Avrupa ve Batı merkezci etkilerinden bütünüyle kurtulmuş değiliz. Bugün tarih, kültür, siyaset, sanat, estetik anlayışımız çok büyük oranda Avrupa merkezci bir perspektifle inşa edilmiş durumda. Size sorsam, ortalama olarak felsefe nasıl başladı, bilim nasıl başladı, demokrasi ilk nerede ortaya atıldı, diye, maalesef verdiğimiz cevaplar genel Avrupa merkezci standart tarih yazımının pek ötesine geçmez. Her şeyin; bilimin, felsefenin, düşüncenin, demokrasinin kadim Yunan’da başladığı ve oradan devam ettiği fikri hala bizim zihin kodlarımızda yer alıyor. Ve diğer bütün medeniyetler -Avrupa ve Batı dışı- Batı’nın büyük yürüyüşüne düşülmüş birer küçük dipnot haline geliyor. Hâlbuki işin hakikati bundan çok farklıdır. Demokrasi fikrinin Atina Yunan Devleti’nde ilk ortaya çıktığını söylediğiniz dönemde bile, yani Aristo’nun, Eflatun’un, Sokrat’ın yaşadığı yüzyıllarda farklı bir tablo vardı. Bir, kadınlar ve köleler insan sayılmadığı için oy kullanamıyorlardı. Dolayısıyla orada mutlak manada demokrasiden bahsetmek mümkün değil. Daha da ilerisi Aristo, Asyalılar köle olarak doğmuşlardır ve Yunanlıların, Asyalılar üzerinde hâkim olması tabiatın gereğidir, der. Köleliği doğal bir müessese olarak görür. Dolayısıyla ‘demokrasinin beşiği’ denilen tarihi de eleştirel bir gözle yakından biraz incelediğimizde, işin pek de öyle olmadığını görürüz. İkinci olarak yine Eflatun’un büyük serzenişlerle ifade ettiği, Sokrat gibi çağının en akıllı ve en erdemli adamını ölüme mahkûm eden bir toplumdan kimseye fayda gelmez, cümlesidir. Sokrat’ın idam edilmesiyle birlikte Eflatun’un kadim Yunan toplumuna, kültürüne olan inancı derinden sarsılmıştır.

Avrupa-merkezci tarih tasavvurunda tarih Avrupa üzerinden akıyor, Batı medeniyeti ve kültürü zemininde akıyor. Diğer toplumlar; İslam toplumları, kadim Çin medeniyeti, Afrika kültürleri ve Latin Amerika kültürleri, o tarihin radar ekranına girip çıktığı oranda anlamlı ve kıymetli hale geliyor. Hâlbuki bizim bu tarih yazımını artık reddetmemiz ve yeni bir dünya tarihi perspektifi ortaya koymamız lazım. Bunun için Ali Fuad Başgil’in ısrarla üzerinde durduğu gibi; kendi dinamiklerimizden, toplumsal irfanımızdan, kendi hafızamızdan hareketle bir sabite belirlememiz lazım. Eğer biz pergelin ucunu kendi irfanımızda, kendi akıl ve gönül dünyamızda sabitleyebilirsek, ondan sonra yetmiş bin âlemi seyr-ü temaşa edebiliriz, bunda hiçbir sıkıntı olmaz. Biz kendi milli manevi değerlerimizi esas alalım, yerli ve milli olalım derken kendimizi dünyaya kapatalım, bir üçüncü dünyacılık yapalım, demiyoruz. Tam tersine dünya ile hemhal olabilmek ve dünyanın meseleleri ile uğraşabilmek için bir sabitemizin olması gerekiyor. Ayaklarımızın sağlam bastığı bir zeminin olması gerekiyor. Orası da işte bu Anadolu topraklarıdır. Bizim için bu; irfan geleneğimizdir, kültürü, düşüncesi, estetiği, sanatı, müziği, şiiri ve edebiyatıyla inşa edilmiş olan bu muazzam medeniyet birikimidir.

Molla Sadra ‘Hareket-i Cevheri’ diye bir kavram ortaya atar 17. yüzyılda ve varlıkların değişimin temel prensiplerini kendi özlerinde barındırdığını, eşyanın zahirinde gördüğümüz değişimin aslında onların cevherinde, özünde meydana gelen değişimin tezahür etmesi ve dışa yansımasından ibaret olduğunu, söyler. Dolayısıyla, bir nesne, varlık, cevher, birey, toplum, ağaç, tabiat hadisesi doğal seyri içinde organik bir şekilde değişecekse ve dönüşecekse bu değişimin ilkesi onun cevherinde, zatında vardır, olmak durumundadır. Dışarıdan yaptığınız her müdahale o cevhere zarar verir. Dolayısıyla toplumlar değişirken, dönüşürken kendi cevherinden hareketle değişimi, dönüşümü gerçekleştirmek durumundadır. Ama bunun için toplumun o cevherin ne olduğunun farkında olması lazım. Muhafazakâr düşüncenin önemli temsilcilerinden birisi olarak Ali Fuad Başgil aslında 30’lu 40’lı ve 50’li yıllarda hep bu noktaya dikkat çekti. Türkiye, daha da genişletirsek İslam dünyası kendi öz değerlerinden kopmadan, kendi milli, manevi değerlerine sahip çıkarak, kendi irfanının farkında olarak modern dünyada bir yer edinebilir. Bunun da ötesine gidip, modernitenin temel çıkmazları konusunda ciddi tenkitler ve tahliller ortaya koyabilir. Modernitenin kendi hastalıklarını aşma yönünde bir katkı sağlayabilir. Evrensel bakış açısıyla bakıldığı zaman gelenek ile modernite, geçmiş ile bugün arasındaki o aşılmaz sanılan uçurumları aşılabilir hale getirilebilir. Ama bunun için ciddi bir fikir ameliyesine, ciddi bir çabaya ihtiyaç olduğu da ortadadır.

Ali Fuad Başgil’in özellikle din ve laiklik konusunda, tek parti dönemindeki uygulamalarla ilgili eleştirilerini ve itirazlarını da bugün tekrar hatırlamakta fayda var. Çünkü bu hadiseler, bizim toplumumuzun yakın dönem hafızasında çok derin yaralar bırakmıştır. Türkiye’nin o yıllarda içinde bulunduğu siyasi, ekonomik konumu din ile ilişkilendiren, oryantalist bir bakış açısı ile “Osmanlı, daha sonra Türkiye Cumhuriyeti gelişmediyse ve kalkınmadıysa bu din yüzündendir” diyen bakış açısı Ali Fuad Başgil’in temel eleştiri konuları arasında yer almaktadır. Tanzimat aydınları arasında sıkça gördüğümüz din, terakkiye mani değildir, tezinin Cumhuriyet elitleri tarafından yine tersine çevrildiğini, hayır, din terakkiye ve ilerlemeye manidir, dolayısıyla biz modernleşeceksek din, tarih, hafıza gibi kavramlardan artık uzaklaşmalıyız, tezini işlediğini görüyoruz. Bu, Türkiye’de tipik bir aydın yabancılaşması sorununa yol açmıştır. Cumhuriyet elitleri modernleşmek, Türkiye’yi kalkındırmak, Türkiye’ye kurulan yenidünya düzeninde bir yer bulmak adına, kendi tarihine, irfanına, kendi toplumuna yabancılaşmıştır. Netice olarak kendi toplumunu anlayamayan ve onun dilini, sözlü geleneğini, duasını, yakarışını, onun emellerini, duygularını anlayamayan ve bir nesil sonra artık dilini de anlamayan bir sınıfın ortaya çıktığını görüyoruz. Ali Fuad Başgil buna karşı, milletin yanında, irfanını kuşanmış organik bir aydını ifade ediyor. Milletine yabancılaşmış değil, milleti ile beraber düşünmeye çalışan, onunla beraber hareket etmeye çalışan bir aydın tipini, bir yazar, âlim, mütefekkir tipini temsil ediyor. Laiklik ve din-vicdan hürriyeti konusunda dile getirdiği temel tezlerin arkasında yatan da aslında bu bakış açısıdır. Yani din ve vicdan hürriyeti her demokratik sistemin laik, sosyal, hukuk devletinin temel unsuru olmak durumundadır. Eğer Batıyı örnek alıyorsanız buyurun Batı’ya bakın demektedir, o dönemde. Ama Türkiye’de din adeta demokrasinin, ilerlemenin tek parti döneminde bir anti tezi olarak kurgulandığı için, eğer biz ilerleyeceksek din fikrinden vazgeçmemiz gerekir, iddiasını ortaya atanlara karşı Ali Fuad Başgil köklü eleştiriler getirir ve bu kültürel yozlaşma ve sığlaşmanın tipik bir aydın hastalığı olduğuna dikkat çeker. Tek parti döneminin elitleri ya da aydınları da maalesef bu hastalığı derinleştirmek ve yaygınlaştırmak suretiyle sadece kendi toplumlarına yabancılaşmakla kalmadılar aynı zamanda Türkiye’nin demokrasi, gelenek, modernite, din, vicdan hürriyeti ve laiklik gibi konularda bir zihni berraklığa kavuşmasını geciktirdiler. Laiklik adına laisizmin empoze edildiği, bilim adına bilimciliğin empoze edildiği dönemlerde dini inançlar büyük baskı altına alındı. Buna karşı Ali Fuad Başgil’in laikliği bir din ve vicdan hürriyeti olarak tanımlaması Türkiye’deki laiklik tartışmalarına önemli bir katkıdır.

Modernleşmenin batılılaşma dışında başka yollarının olup olmayacağının araştırılması, tahkik edilmesi konusunda da Ali Fuad Başgil’in eserlerinde önemli ipuçları buluyoruz. Bu konu bugün de önem arz ediyor. Küreselleşme ile beraber modernleşme paradigmasının ciddi bir şekilde gözden geçirildiğini biliyoruz. Modernleşme, batılılaşma anlamında modernleşme, tek bir hat idiyse alternatifi olmayan bir süreç, geri dönülemez bir süreç olarak görülüyor idiyse, şimdi küreselleşme çağında bu tezin de ciddi bir şekilde sorgulanmaya başladığını biliyoruz. Bunun yerine ne koyacağız? Küreselleşmenin her şeyi rölativize ettiği, çoğulculuğun mutlak hakikat iddialarını sorguladığı bir dönemde biz Türkiye’de yaşayan insanlar, İslam dünyası olarak bunun yerine alternatif ne koyacağız, biz yenidünyayı nasıl tanımlayacağız? 21. yüzyılda bizim dünya tasavvurumuz nedir, bizim hakikat iddiamız nedir, biz bu farklılıkları, çoğulculuğu, rölativizm iddialarını, post-modernizmin ortaya attığı anti-realist, nihilist iddiaları nasıl cevaplayacağız? Bunlar için de çok ciddi fikir ameliyesine ihtiyacımız var.

Ali Fuad Başgil’in en önemli yönlerinden biri de çok yönlü, multidisipliner bir düşünür olması. Bizim bugün genelde gözden kaçırdığımız ya da kaybettiğimiz değerlerden birisidir bu. Kendisi hukukçu olmakla beraber, felsefe, ahlak, siyaset felsefesi, dinler tarihi, antropoloji, bilim felsefesi ve bütün bu alanlarda kendini çok iyi yetiştirmiş birisiydi. Sadece Batı ya da Roma Hukukunda değil İslam Hukukunda da vukufiyet sahibi bir insandı. Bu neden önemli? Çünkü bizim medeniyetimizi hezarfen insanlar kurdular. İslam medeniyeti hezarfen insanların, âlimlerin, mütefekkirlerin, sanatçıların kurduğu bir medeniyettir. Hezarfenden kastım şu: Aynı anda birçok alanda kendini yetiştirmiş, onun getirdiği birikimle büyük terkipler, sentezler ortaya koymuş mütefekkirlerden, âlimlerden, sanatçılardan bahsediyoruz. Bir büyük medeniyet de zaten ancak böyle büyük terkiplerle kurulabilir. Örneğin; aynı anda hem felsefe yapabilen, hem de bir kadı olarak fetva verebilen bir İbn-i Rüşt’ten bahsediyoruz. Medresede ulum-u diniyye dersleri veren yani fıkıh, kelam, tefsir, Arapça dersleri veren ama aynı zamanda tarihin en büyük ilahi aşk şiirlerini yazabilen Mevlana’dan bahsediyoruz. Fatih Sultan Mehmet, Kanuni gibi hem kudretli sultanların, hem şairlerin, hem bestekârların aynı kişide buluşabildiğini görüyoruz. Bu şekilde, hezarfen diyebileceğimiz, her yönüyle kendini pek çok alanda yetiştirmiş insanlara baktığımız zaman İslam medeniyetinin zenginliğinin de bu kişilerin ortaya koyduğu terkipler üzerinde yükseldiğini görürüz. Dolayısıyla çok yönlü olmak, kendini farklı alanlarda yetiştirebilmek hem geleneğimizin bize yüklediği bir sorumluluk hem de bugünün son derece karmaşık, çok yönlü, küreselleşen dünyasını anlamamız ve ona yön vermemiz açısından da bir zorunluluktur. Eğitim sistemimizde kendimizi yetiştirirken çok yönlülüğü mutlaka sağlamamız gerekiyor. Size -özellikle genç arkadaşlara- seslenmek istiyorum; kendinizi farklı alanlarda yetiştirin. Tarih, felsefe, edebiyat, ilahiyat, siyaset felsefesi, bilim tarihi… okuyun. Ancak böyle bir bütünlük sayesinde o multidisipliner, interdisipliner bakış açısına ulaşabilirsiniz. Yaşadığımız çağın sorunlarını anlayıp yarına ilişkin bir şey söyleyeceksek bunu ancak çok yönlü, çok disiplinli, çok katmanlı bir bakış açısı ile yapabiliriz. Kendini farklı alanlarda yetiştirmiş insanlara her zamankinden daha çok ihtiyacımız var. Ali Fuad Başgil’i okurken bunun meyvelerini somut bir şekilde görebiliyoruz. Bu anlamda Ali Fuad Başgil’in bu yönünü tekrar hatırlamakta fayda var diye düşünüyorum.

Ben tekrar bu vesile ile kendisini rahmetle anarken, Muhafazakâr Düşünce Dergisine bu toplantıya vesile olduğu ve Ali Fuad Başgil gibi kıymetli bir düşünürü, bir mütefekkiri, bir siyaset adamını, âlimimizi hatırlattığı için teşekkür ediyorum.

İlginizi Çekebilir?

Muhafazakâr Siyasi Düşünce Kavramı Üzerine- Hasan Hüseyin Akkaş

ÖZET Muhafazakârlık kavramının tanımlanmasını güçleştiren iki temel neden vardır. Birincisi muhafazakârlıkla ilgili tanımlamalar genellikle geçmişin ...