Maalesef aramanızla eşleşen bir sonuç bulamadık.
Dergi
Sayı: 24

Toplumsal Hafıza

Beşerî gerçeklik insanın yaşadığı, toplumsal dönüşümü sağladığı ve hatırladığı bir bütündür. Beşerî gerçekliğin sonucu ortak bir tarih oluşumudur. Bu
gerçeklik toplumsal hafızanın güçlü ve güvenilir olmasıyla bağlantılıdır. Muhafazakâr düşünceye göre toplum, onu oluşturan bireylerden fazla ve onların üstünde yaşayan bir varlıktır. Aynı zamanda toplum sadece bugünü ve görüneni değil; geçmişi, geleceği, görüneni ve görünmeyeni de içeren sürekli bir ortaklıktır. Hafıza birey için ne kadar önemli ve ne kadar varoluşsal ise toplumlar için de o kadar önemlidir. Çünkü toplum, bireylerin toplamından daha büyük ve daha geniş bir gerçekliktir. Bu nedenle toplumsal hafıza titizlikle korunması, sürekli ayakta ve diri kalması gereken toplum için varoluşsal önemde bir değer ifade eder. Hafızasını kaybeden kimliğini, kimliğini kaybeden de varlığını kaybetmiş sayılır. Muhafazakâr düşünce devrimlere karşıdır; karşı‐devrime bile karşıdır. Çünkü muhafazakâr düşünce için her tür ani kopuş ve ayrılış acıtıcıdır. eğişim doğal ve tedricî olmalıdır. Radikal kopuşlar ve altüst oluşlar toplum için zararlıdır. İşte bu yüzden devrimler zararlıdır ve sadece bugünü ve geleceği değil, geçmişi de kırıp dökmüş, toplumsal hafıza üzerinde sarsıcı ve silici etkiler doğurmuştur. Esasında bütün devrimler her şeyi sıfırlama üzerine kurulmuştur. Devrim kendisinden öncesini “devr‐i sabık” (ancient regime) olarak yaftalar ve lanetler. O döneme ait ne varsa silmeye çalışır. Toplumsal hafızayı bir “tabula rasa” (boş levha) olarak yeni baştan yaratmak ister. Acımasızca ve insafsızca müdahale eder hafızalara. Her devrim, bir büyük silme operasyonunu da kendi içinde barındırır. Modernleşme ve onun ürünleri olarak devrimler ve ulus‐devlet inşası süreçleri, toplumsal hafıza üzerinde –en hafif tabirle‐ yıpratıcı olmuştur. Doğal yollardan oluşması ve gelenekle beslenmesi gereken toplumsal  hafıza, ulusdevletler tarafından siyaseten müdahaleye uğramıştır. Özellikle devrimle kurulmuş ulus‐devletlerde, tamamen doğal olması gereken hatırlayış ve unutuş
süreçleri, yer yer vandalizme varan dramatik ve trajik müdahalelere maruz kalmıştır. Bu tür ülkelerde, yeni bir “şimdi” kurma adına bütün bir geçmişe savaş açılmış ve toplum hafızasız bırakılmıştır. Türkiye de bu süreci yaşamış talihsiz ülkeler kategorisine dâhil edilebilir. Tek parti döneminde yapılan “devrimler” aslında son tahlilde kültürel devrimlerdir ve doğrudan doğruya toplumsal hafızayı hedef almışlardır. Seküler ve ulusal bir hafıza yaratmak uğruna topyekûn bir tarih, siyaseten yeniden kurgulanmış ve toplumun hafızası bu “yeni tarih” ile şekillendirilmek istenmiştir. Eskiye ve geleneğe dair ne varsa ya silinmiş ya kazınmış ya da bastırılmıştır. Tek parti döneminde “modernleşme” adına yapılanlar felsefi zemin olarak Jakoben bir temelden kaynaklanıyordu. Osmanlının sonundan itibaren iki modernleşme tarzı mücadele halindeydi. Prens Sabahattin’in ve sonralarda da Karabekir’in önerdiği, devrim yerine evrimi esas alan Anglo‐Sakson modernleşme modeli maalesef iktidar imkânı bulamamıştı. Sonuçta, önce İttihatçılar daha sonra da Kemalistler tepeden inmeci ve devrimci Jakoben modernleşme tarzını uyguladılar. 1950’den itibaren bastırılmış ya da unutturulmaya çalışılmış toplumsal hafızaya ait kültürel unsurlar yeniden gün yüzüne çıktı. Bu bağlamda toplumsal hafıza da yeniden kendini tamir etmeye, unuttuklarını hatırlamaya başladı.
Her ne kadar on yılda bir yapılan darbeler ile topluma ve doğal olarak hafızaya müdahale edilse de özellikle son zamanlarda toplumsal hafıza sivil, özgür ve özel yollardan yeniden inşa ediliyor. Devletin unutturmaya çalıştıkları yeniden kamuoyunun gündemine girmeye başlıyor. Özellikle mikro tarih çalışmaları, sözel tarih çalışmaları ve sayısı her gün artan anı kitapları, devletin dışında ve devlete rağmen, toplumsal hafızanın yeniden oluşması yönündeki önemli adımlar olarak öne çıkıyor. Örneğin geçen yılın sonlarında Onur Öymen’in sebep olduğu bir tartışmanın sonucunda Dersim olaylarıyla ilgili yüzlerce anı aniden ortaya dökülüverdi. Devletin bütün bastırmasına rağmen toplumun olup bitenleri unutmadığı, bir yerlere sakladığı ve özgür ortamlarda ortaya döktüğü anlaşıldı. Toplumsal hafıza bağlamında Türkiye’deki gelişmeleri Esra Özyürek’in şu satırları son derece özetleyici niteliktedir: “Türkiye’de toplumun hafızası yok diyenlerin inadına son yıllarda daha önce hiç olmadığı kadar anı kitabı ardı ardına yayımlanıyor. Daha çıkar çıkmaz da en çok satan kitap raflarında ve korsan kitap tezgâhlarında yerlerini alıyorlar. İlk defa hobi olarak Osmanlıca kursları açılıyor. Önceleri ‘ağır’ ve alaturka’ bulunup evlerden atılan mobilyalar, eskicilerden ve müzayedelerden kucak dolusu para verilerek eve geri getiriliyor. 20’li yaşlardaki insanlar dedeleri ve ninelerine nereden geldiklerini
soruyor, onların gençlik resimlerini duvarlarına asıyorlar. Geçmişe ait bilgileri şekillendiren toplumsal hafıza tükenmek bilmeyen bir hevesle yeni hatıralar yazıyor, eskilerini siliyor.” Özetle, genel olarak modernizmin ve özel olarak da ulus‐devletin tahakkümü zayıfladıkça toplumsal hafızanın da daha sivil ve doğal yollardan, gayri resmi olarak yeniden oluştuğuna şahit oluyoruz. Toplum hafızasına yeniden
kavuşuyor. Toplum kendisine biçilen konfeksiyon elbiseyi yırtıp atıyor; kendi elbisesini kendisi dikiyor; devletin kurduğu evden çıkıp kendi evine dönüyor. Bu bağlamda, Türkiye’de son zamanlarda oplumsal hafızayı yeniden kurma ve doğru ve sivil bilgilerle tahkim adına önemli çalışmalar yapılıyor. Kaliteli ve güçlü yazılardan oluşan Muhafazakâr Düşünce’nin bu sayısı da bu çerçevede önemli bir katkı olarak görülmelidir. Bilindiği gibi muhafazakâr düşünce, Fransız Devrimi’ni insanlık tarihi açısından son derece yıkıcı sonuçları olan talihsiz bir gelişme olarak kabul eder. Bu devrimin yıkıcılığı sadece Fransa ile sınırlı kalmamış tüm dünyayı etkisi altına almıştır. O yüzden, onu övenlerin tersine, Fransız Devrimi her dönem tenkit edilip zararları tasrih edilmelidir. İşte Fatih Duman toplumsal hafıza ve aydınlanma bağlamında Fransız Devrimi’ni yeni bir okumaya tabi tutup tenkit etmektedir: “Aydınlanma’nın çocukları olan Devrimcilerin yeni bir ‘insan’ ve ‘toplum’ yaratmak için savundukları argümanlar ve uygulamaya koydukları radikal değişiklikler, gerçekte organik bir gelişimin ürünü olan toplumun hafızasını mekanik bir tavırla yeni baştan inşa etme arzunu yansıtmaktadır. Muhafazakârlara göre, ‘toplumsal hafıza’nın taşıyıcılığını yapan ‘ara kurumlar’ı tasfiye eden Fransız Devrimi ve sonrasında gerçekleşen Devrimlerin zorunlu sonucu, özgürlük alanlarını daha çok kısıtlayan ‘kapsayıcı bir devlet’ ya da bir tür ‘totaliter devlet’tir.” Toplumsal hafıza, kültür ve kimlikle çok yakından ilişkili bir kavramdır. Kültürel olanın gittikçe siyasallaştığı küresel bir dönemde, toplumsal hafıza bağlamında kültür‐kimlik tartışmalarının derinlemesine irdelenmesi gerekiyor. Ulus‐devletlerin zayıflamasıyla onların dayattığı tekçi ve homojen “toplumsal hafıza” kavramı yerine “toplumsal hafızalar” ortaya çıkmaya başladı. Özgür Erden’in yazısı bu eksen üzerinde ilerliyor ve farklı bir siyaset biçiminin geliştirilmesini öneriyor. Erden’e göre, eğer her grup ve kimliğe ait birbirinden farklı toplumsal hafıza(lar), demokratik ve katılımcı bir siyaset zemininde kamusal müzakerenin temel tartışma konusu haline gelirse bir kimliğin sağlıklı oluşmasında önemli bir ilerleme kaydedilebilir. Böyle bir şey, her şeyden önce bugüne kadar uygulana gelen “unutma siyaseti”nin dışında farklı bir siyaset biçimi geliştirmekle mümkündür. Totaliter rejimler modernleşmenin bir ürünü olarak 20. yüzyılı bir dehşet yüzyılına evirmişlerdir. Totaliter felsefe en geniş uygulama imkânını 20. asırda bulmuş olmakla birlikte kökeni Platon’a kadar uzatılır. Bu sayımızda Halis Çetin bu zor işi hakkıyla yapıyor ve totaliter liderlerin “soylu” yalanlarını deşifre ediyor: “Totaliter liderler soylu amaç ilân ettikleri mutlak ve üstün devlet inşasını bu devlete uygun insanlar yaratmak ve bu insanları soylu yalanlarla düzenlemek için ullanmışlardır… Hepsinin de amacı ortaktır; yeni bir siyasal sistem için “tabula rasa” yapmak ve toplumsal hafızada eskiye dair ne varsa ya yok etmek ya da her türlü yöntemi ve aracı kullanarak onu değiştirmek.” Muhafazakâr düşünce her türlü kurucu‐akıl operasyonlarına, toplumsal mühendislik tasarımlarına karşıdır. Modernleşme ve ulus‐devlet süreçlerinde ise bu eleştirilenler yoğun olarak siyasal ve sosyal alanda görülmüştür. Baran Dural’ın her açıdan yetkin makalesi, modernitenin Çifte Devrimler Çağı ile beraber tüm dünyaya yaydığı, “Devlet/ ulus‐devlet/ millet/ milliyetçilik/ ben öteki” kavramlarını, yeni bir yapıbozumu girişimiyle derinlemesine irdeliyor. Burak Gümüş, ortak bir kimlik oluşturma yöntemi olarak kullanılan ve tarihsel gerçeklik ile hafızanın farkını ortaya koyan “kollektif bellek” kavramı üzerinden “hatıralar savaşı” ve “karşı hafıza” üzerinde yoğunlaşıyor. Gümüş ayrıca, grupların kendi kimliklerinden emin olma durumlarına ve başka gruplarla ilişkilerinin düzenlenmesine yardımcı olan kültürel hafıza kavramını, belirli şahıslar, olaylar, tarih ve mekânlara odaklanan anma törenleri üzerinden irdeliyor. Pozitivizmin ağır etkisi altında kurulan Cumhuriyet’in birinci ütopyası
“yeni bir toplum” yaratmaktı. İlyas Söğütlü’nün vurguladığı gibi, Pozitivizme göre aklın ve bilimin rehberliğinde hazırlanacak projelerle azgelişmiş ülkelerin Batı düzeyine erişmesi pekâlâ mümkündür. Bunun ön koşulu ise zihinleri gelenek ve dinin etkisinden kurtarmak ve her şeyi boş bir levha (tabula rasa) üzerinde yeniden başlatmaktır. İlham kaynağını bu pozitivist tezden alan Cumhuriyet modernleşmesinde öncelik, geçmişin unutturulması ve yeni bir bireysel ve toplumsal hafızanın oluşturulmasına verilmiştir. Yahya Kemal, Ahmet Cevdet Paşa’dan sonra Türkiye muhafazakârlığının en önemli fikri temsilcisidir. Yahya Kemal, geçmişin ve nostaljinin romantik şairi olarak anılır, ancak muhafazakâr fikriyata katkısı üzerinde pek duran olmamıştır. Cemal Fedayi derinlikli yazısıyla ihmal edilen bu konuda önemli bir irdelemede bulunuyor. Yahya Kemal’in fikriyatını, modernleşme ve toplumsal hafıza kavramları bağlamında ve teorik bir çerçevede analiz ediyor. Fedayi’nin yazısının sonundaki Huntington’dan yapmış olduğu alıntı Türkiye ve Rusya gibi kültürel açıdan “bölünmüş ülkeler”in hal‐i pürmelalini pek sürecini yakalayamamış, sadece sınırlı sayıda dergi hayatını günümüze kadar sürdürebilmiştir. Kısa süreli çıkan yayınların edebi ve bilimsel öneminin büyüklüğünü konu dışı tutarak şunu söylenebiliriz ki, geleneği olan ve uzun yıllar hayatını devam ettirmeyi başarabilen yayınlar toplumsal hafızayı güçlendirmenin ana unsuru olabilmektedirler. Bu doğrultuda Adem Efe, son sayımızda Türkiye’nin ilk sosyoloji dergisi olan Ulûm‐ı İctimâiyye ve İktisâdiyye Mecmuası’nı tanıtıyor. İki küsur yıllık yayım hayatıyla Türk sosyoloji ve iktisat tarihine damgasını vuran bu derginin tanıtımı yapıldıktan sonra derginin ‘Mukaddime ve Programı’ günümüz sosyologlarının istifadesine sunuluyor. Toplumsal hafızayı kaliteli ve dopdolu bir şekilde inceleyen bu sayımızda sizlere iyi okumalar diler, gelecek sayımızın “nostalji” konusunu işleyeceğini tüm okurlarımıza hatırlatırız.

İbrahim Sarıtaş

Daha Fazla Göster

DERGİ İÇERİĞİ

Muhafazakâr Düşünce Dergisi, Tübitak-ULAKBİM tarafından dizinlenmektedir.

BİZİ TAKİP EDİN

Tanıtım Filmimiz

VİDEOLAR

ETKİNLİKLER

VEFATININ 50. YILINDA ALİ FUAT...

Sempozyum Tarihi 19 Aralık 2017 olarak değiştirilmiştir! Sempozyum Duyurusu VEFATININ 50. YILINDA ALİ FUAT BAŞGİL SEMPOZYUMU 19 Aralık 2017, Ank...

Detaylar
İslam Medeniyetini Kuran Düşün...

İslam medeniyetinin bir krizde olup-olmadığı konusundaki tartışmaların yoğunlaştığı bir dönemden geçiyoruz. İslam dünyasında dinsel ş...

Detaylar
MUHAFAZAKAR DÜŞÜNCE SEMPOZYUMU...

Açılış Konuşmaları  Selamlama: Serhat Buhari BAYTEKİN Muhafazakâr Düşünce Dergisi Editörü Prof. Dr...

Detaylar