SON SAYIDAN

Modern İslam Düşüncesi

Makale Özetleri

Bu metnin temel hedefi, “Modern İslam Düşüncesi” bağlamında Müslümanların Batılı bilgi ve bilim tasavvuru ile teknolojinin küreselleşmesi/hâkimiyeti karşısında nasıl projeler geliştirdiklerine dair varoluşsal kaygıları müzakereye açmaktır.
Bu bağlamda Modern İslam Düşüncesinin oluşum süreci ve Müslüman aydınların projeleri hakkında bilgi vereceğiz. Akabinde bu projelerin özgün ve özgül olma ihtimalini müzakere edeceğiz.
Eğer bunu gerçekleştirebilirsek, fikri özgürlük ve bilimsel özgünlük hususunda bir tavır geliştirebiliriz. Bu da İslam dünyasında fıkhi bir tecdid için gerekli şartların oluşması açısından çok önemlidir.

Modern İslâm düşüncesinin oluşum ve gelişim dönemlerinde İstanbul-Mısır arasında yaşanan etkileşimin hususî bir yeri vardır. Cezayir doğumlu İbnü’l-Annâbî’nin II. Mahmud’un askerî ıslahatını savunmak üzere Mısır’da kaleme aldığı es-Sa‘yü’l-Mahmûd fî Nizâmi’l-Cünûd adlı eserinin Üsküdar kadısı Esad Efendi tarafından el-Kevkebü’l-Mes‘ûd fî Kevkebeti’l-Cünûd adıyla şerhli olarak Türkçe’ye çevrilmesi bu etkileşimin ilk örneği olarak değerlendirilebilir. Bu makalenin amacı erken modern dönemde İstanbul-Mısır arasında yaşanan bir etkileşimi göstermek ve bölgelerarası etkileşimin örneği olan eser ve şerhli tercümesini modern İslâm düşüncesi çerçevesinde değerlendirmektir.

Bir yandan Kur’an’ı yorumlayarak yeni görüşler geliştirirken diğer yandan bu görüşlerin bilinirlik kazanması için de eğitim kurumları tesis eden Seyyid Ahmed Han çok yönlü bir kişiliğe sahiptir.Eserlerinde İslâm inancını bilimsel görüşlerle uzlaştırma çabası içine girmiş ve doğal teoloji denilen akıl-doğa-kutsal metin arasında uyum bulunduğunu savunan bir doktrin geliştirmeye çalışmıştır. Sünniliğin ülkesinde katı bir formda uygulanmasının getirdiği sorunlardan kurtulmak için rasyonel ve liberal görüşleri toplumda yerleştirmeye odaklanmıştır.

Hint Müslümanlarının ekonomik, sosyal, politik ve bilimsel açıdan geliştirilmesi gayretindedir. Hem Kur’an’ı hem de İncil’i tefsiretmiştir. Kur’an temelinde geliştirdiği görüşleriulema tarafından şiddetle eleştirilince kendini eğitim faaliyetlerine vermiştir.

Siyaseten sömürgeci İngiliz yönetimini Müslümanların onlara sadık oldukları yönünde ikna etmeye çalışırken, Müslümanları da hedeflerini gerçekleştirmek için İngilizlerle dost olmaya çağırmıştır. Sistemin nasıl çalıştığını bilmeden Müslümanların Batının politik olarak etkin olduğu alanlarda başarılı olmalarının mümkün olmadığını söyleyen Ahmed Han, Müslümanlara modern eğitimin gerektirdiği donanımlara kavuşmadan politikaya girmemelerini önermiştir. Hem dinî düşünce hem eğitim hem de politikada Hint Müslümanları üzerinde derin etki bırakan, Muhammed İkbal, Fazlur Rahman gibi bilginleri etkileyen Ahmed Han aynı zamanda Pakistan’ın kurucu babası sayılmaktadır.

Muhammed İkbal, düşünceleri ile Hint Alt Kıtası Müslümanlarının kolonyalizm karşısında kendilerini yeniden yapılandırmalarına ve nihayet Pakistan’ın 1947’de kurulmasına neden olmuştur. İkbal’in düşünceleri aynı zamanda Müslüman birey ve toplumların Batı hegemonyası karşısında kendi modern varoluşsal düzlemlerini kurmalarını sağlayacak niteliklere sahiptir. İkbal, şiir ve felsefesinde eleştirel inceleme yöntemini belirler. O sürekli eylem ve hareketle şimdiki zamana ve mutlak kudretin yaratıcı faaliyetine katılmayı öngörür. Yeniden tanımlayıp yapılandırdığı benlik ile modern bir toplum oluşturmaya çalışır. Onun eleştirileri, varlığın birliği, aşkın mestliği, gibi tasavvufla alakalı konu ve kavramlarla Grek Felsefesi temelli bir rasyonalite inşa eden Müslüman filozoflar üzerine yoğunlaşır. Ona göre varlığın aktüel ve mutlak halini sürekli elinde tutan Kuran-ı Kerim, bu nedenle düşünce ve inançta kaynak olarak benimsenmeli ve kâinat ile birlikte okunarak, Müslüman bir birey ve ulus inşa edilmelidir.

İnsanların fikirlerinin oluşmasında yaşadığı dönemin sosyo-kültürel, siyasi ve ekonomik durumunun ve kendi zihin dünyalarının büyük etkileri vardır. 19. yüzyılda, Sanayi İnkılabı, Fransız İhtilali gibi önemli tarihi olayların geride kaldığı Aydınlanma Çağı’nda yaşamış olan Muhammed Abduh’un döneminde Mısır’ın siyasi ve ekonomik durumu, akıl ve düşünme yetisinden uzaklaşmış, taklit zihniyetine takılı kalmış insanların davranışları ve bunun yarattığı geri kalmışlık hali, onun zihin ve fikir dünyasının oluşmasında önemli etkileri olmuştur. Buradan hareketle Abduh hayatını, Müslümanları bu tembellikten kurtarmaya, akledip, düşünmeye çağırarak harekete geçirmeye ve İslâm’ı ilk zamanlarındaki sade haline döndürmeye adamıştır. Bu doğrultuda öne sürdüğü düşünceleri, yaklaşımları, özellikle dönemindeki sorunları çözme noktasında yeni ve farklı görülüp çağdaş bir düşünür olarak anılır/anılmasını sağlamıştır. Bu anlamda Abduh, her ne kadar yeni yaklaşımlar getirse de, aslında pek çok fikrinde kullandığı yöntemle gelenek ile benzer tutumlar sergileyerek gelenekten beslenmiş bir düşünür olarak karşımıza çıkmaktadır.

Musa Carullah, İdil boyu Tatarlarının büyük bir düşünürü ve aktivistidir. O, skolastik zihniyet- ten Müslümanları kurtarmak için çözümler ge- liştirmeye çalıştı. Bu bağlamda, dini yenileşme ve eğitim reformunu savundu. O, Müslüman toplumları aydınlatmak, uyarmak ve taklit bata- ğından kurtarmak için dini ilimlerin birçok saha- sında birçok yazılar yazmıştır. Müslümanların mevcut problemlerinin üstesinden gelebilmek için Batı’yı taklitten vazgeçip kendi değerlerine sarılmaları gerektiğini vurgulamıştır.

Tarihten

Fizan’da çıkan ed-Din ve’l-Edeb Mecellesi’inde Mekke-i Mükerreme’den Murad Remzi Efendi tarafından aşağıdaki mektubu ehemmiyetine binâen aynen naklediyoruz:

Emir-i Mekke-i Mükerreme Şerif Hüseyin Paşa Hazretleri’nin maksadı Harem-i Şerif-i Mekke-i Mükerreme’yi ulûm ve maârif talîm ve neşriyle ihyâ edeceği mine’l-kadîm söylenmekte iken, kesretu’l-işgalinden dolayı bu âna kadar bu babda bir türlü teşebbüsâtta bulunamamış idi. Ve bundan onbeş yirmi gün evvelisi gerek defterde mukayyed yerli müderrisleri ve gerek defterde gayr-ı mukayyed âfâki ve ve mücâvir müderrisleri huzuruna davet edip şu yolda ifadede bulundu: “Fuzelâ ve ulemâ ve meşâyihimiz? Mekke-i Mükerreme, Beledullahı’l-Haram’ın menbaı kâffe-i ulûm ve maârif ve maden-i cemi’-i fün’un ve medeniyet idüğü her birinizin malûmudur. Hal böyle iken devr-i sâbıkın idare-i seyyiesinin eser-i mucîb-i esef ve kederi olarak hâlâ görüyorsunuz. Ki Harem-i Şerif’te envâr-ı ilim sönmüş, eski halka-yı tedris ve ta’lîmden onda biri kalmamış. Kalan da matlûb derecede talebelere ilm-i hakîkî ve ma’lûmât-ı sahîha îrâs eder derecede değil. Ben evvel günü birinin halka-yı tedrisi yanından geçtim: dünya ve âhirette zerre kadar fâidesi olmayan isrâiliyyât takrir ediyor. Bundan ne anladık; işte bundan dolayı olmalıdır ki talebeler azalmış, talebelerin tahsile rağbetleri kalmamış. Hakları da vardır. İnsan-ı âkil fâidesiz şeyi tahsili için vaktin zâyi’ ve ihtiyâr-ı taab ü zahmet etmez. Bundan yirmi, yirmi beş sene evvelisi Harem-i Şerif dolusunca ulemâ-yı kiram ulûm-ı hakîkiyye ve maârif tedrisiyle Harem-i Şerif’i inâre etmede idiler. Sizler şu zevât-ı kiramın evlâd u ahfâd u telâmizisiniz, onların mesleklerini ihyâ etmek size lazımdır. Ben bu hususta sizlere çoktan tenbihât ve telkînâtta bulunacaktım. Fakat beni bu âna kadar umûr-ı idariyye ile iştigâlim bundan men’ eyledi. Ve te’hire sebep oldu. Bakıyorum ki vakit geçiyor. Umûr-ı talîm ve tedrisiye gittikçe tedenni ve inhitâta doğru gidiyor. Binaen-aleyh sizi buraya davet eyledim. Bazılarınız gelmemişler ise bu mesâilledir. Lakin “innemel a’mâlü bi’n-niyât”[1]. Hâzır olanlara teşekkür ederim. Şimdi size diyeceğim şudur ki sizin her biriniz iktidârı dairesinde bildiği talîm ile iştigâl eylesin. Gerek ulûm-ı diniyye, gerek ulûm-ı âliyye gerek ulûm-ı riyâziyye, coğrafya, hesap, hendese, hey’et, cebir ve mukâbele gibi. Siz bir yere toplanınız. İçinizden münâsip olan bir miktarınız sarf ve mebâdi-i nahiv talîmine ve bir miktarınızı elfiyye ve onun şerh ve haşiyeleri ve o mertebede olan kitapların talîmine ve bir miktarınızı maânî, beyân, bedii, aruz, inşâ’ ve fesâhat ve belâğat talîmine ve bir miktarınızı her mezhepten fıkıh, hadis ve tefsir ve ahlâk talîmine ve bir miktarınızı ulûm-ı riyâziyye, coğrafya, hesap, hendese, hey’et, cebir ve mukabele bu gibi fenler talîmine tayin ederek, mehmâ emken tedris ve talîm yanında mesâile etmemekle tavsiye ve te’kid ediniz. Ben cins ve şahıs tanımam. İlim ve fazldan efdal bir şey yoktur. Ben onu biliyorum ve sizin de şu mesleğe sülük ederek bu filandır, bu öyledir, bu böyledir demeyerek herkesin ilim ve fazlına göre muâmele edeceğinizden eminim. Ha işte ben zimmemi tefriğ eyledim. Artık iş sizde kaldı. “Göreyim ne yapacaksınız?” diye bunu iki üç kere tekrar eyledi. Ve şimdi devletin muzayakasını görüyorsunuz, biliyorsunuz. Binaen aleyh talîm ve tedrisiniz mukabilinde medâr-ı ta’yîş olacak bir muhassasât tayin edemiyorum. Bu hususta mazurum. Ve maa zalik bunun da bir çaresini aramadan geri duramam. Devletin başına çökmüş şu facia ber-taraf olursa müstakbelde bi’t-tedric bunu da yaparız. Siz sâbıkı misüllü mevcudîne kanaat edip hasbeten lillah talim ediniz. Bu güne kadar terbiye eden Allah bundan sonra da terbiye eder Allah kerimdir, diye ifadesini itmam eyledi.

[1]    “Ameller niyetlere göredir.” HŞ., (Y.H.)

Derkenar

Fizan’da çıkan ed-Din ve’l-Edeb Mecellesi’inde Mekke-i Mükerreme’den Murad Remzi Efendi tarafından aşağıdaki mektubu ehemmiyetine binâen aynen naklediyoruz:

Emir-i Mekke-i Mükerreme Şerif Hüseyin Paşa Hazretleri’nin maksadı Harem-i Şerif-i Mekke-i Mükerreme’yi ulûm ve maârif talîm ve neşriyle ihyâ edeceği mine’l-kadîm söylenmekte iken, kesretu’l-işgalinden dolayı bu âna kadar bu babda bir türlü teşebbüsâtta bulunamamış idi. Ve bundan onbeş yirmi gün evvelisi gerek defterde mukayyed yerli müderrisleri ve gerek defterde gayr-ı mukayyed âfâki ve ve mücâvir müderrisleri huzuruna davet edip şu yolda ifadede bulundu: “Fuzelâ ve ulemâ ve meşâyihimiz? Mekke-i Mükerreme, Beledullahı’l-Haram’ın menbaı kâffe-i ulûm ve maârif ve maden-i cemi’-i fün’un ve medeniyet idüğü her birinizin malûmudur. Hal böyle iken devr-i sâbıkın idare-i seyyiesinin eser-i mucîb-i esef ve kederi olarak hâlâ görüyorsunuz. Ki Harem-i Şerif’te envâr-ı ilim sönmüş, eski halka-yı tedris ve ta’lîmden onda biri kalmamış. Kalan da matlûb derecede talebelere ilm-i hakîkî ve ma’lûmât-ı sahîha îrâs eder derecede değil. Ben evvel günü birinin halka-yı tedrisi yanından geçtim: dünya ve âhirette zerre kadar fâidesi olmayan isrâiliyyât takrir ediyor. Bundan ne anladık; işte bundan dolayı olmalıdır ki talebeler azalmış, talebelerin tahsile rağbetleri kalmamış. Hakları da vardır. İnsan-ı âkil fâidesiz şeyi tahsili için vaktin zâyi’ ve ihtiyâr-ı taab ü zahmet etmez. Bundan yirmi, yirmi beş sene evvelisi Harem-i Şerif dolusunca ulemâ-yı kiram ulûm-ı hakîkiyye ve maârif tedrisiyle Harem-i Şerif’i inâre etmede idiler. Sizler şu zevât-ı kiramın evlâd u ahfâd u telâmizisiniz, onların mesleklerini ihyâ etmek size lazımdır. Ben bu hususta sizlere çoktan tenbihât ve telkînâtta bulunacaktım. Fakat beni bu âna kadar umûr-ı idariyye ile iştigâlim bundan men’ eyledi. Ve te’hire sebep oldu. Bakıyorum ki vakit geçiyor. Umûr-ı talîm ve tedrisiye gittikçe tedenni ve inhitâta doğru gidiyor. Binaen-aleyh sizi buraya davet eyledim. Bazılarınız gelmemişler ise bu mesâilledir. Lakin “innemel a’mâlü bi’n-niyât”[1]. Hâzır olanlara teşekkür ederim. Şimdi size diyeceğim şudur ki sizin her biriniz iktidârı dairesinde bildiği talîm ile iştigâl eylesin. Gerek ulûm-ı diniyye, gerek ulûm-ı âliyye gerek ulûm-ı riyâziyye, coğrafya, hesap, hendese, hey’et, cebir ve mukâbele gibi. Siz bir yere toplanınız. İçinizden münâsip olan bir miktarınız sarf ve mebâdi-i nahiv talîmine ve bir miktarınızı elfiyye ve onun şerh ve haşiyeleri ve o mertebede olan kitapların talîmine ve bir miktarınızı maânî, beyân, bedii, aruz, inşâ’ ve fesâhat ve belâğat talîmine ve bir miktarınızı her mezhepten fıkıh, hadis ve tefsir ve ahlâk talîmine ve bir miktarınızı ulûm-ı riyâziyye, coğrafya, hesap, hendese, hey’et, cebir ve mukabele bu gibi fenler talîmine tayin ederek, mehmâ emken tedris ve talîm yanında mesâile etmemekle tavsiye ve te’kid ediniz. Ben cins ve şahıs tanımam. İlim ve fazldan efdal bir şey yoktur. Ben onu biliyorum ve sizin de şu mesleğe sülük ederek bu filandır, bu öyledir, bu böyledir demeyerek herkesin ilim ve fazlına göre muâmele edeceğinizden eminim. Ha işte ben zimmemi tefriğ eyledim. Artık iş sizde kaldı. “Göreyim ne yapacaksınız?” diye bunu iki üç kere tekrar eyledi. Ve şimdi devletin muzayakasını görüyorsunuz, biliyorsunuz. Binaen aleyh talîm ve tedrisiniz mukabilinde medâr-ı ta’yîş olacak bir muhassasât tayin edemiyorum. Bu hususta mazurum. Ve maa zalik bunun da bir çaresini aramadan geri duramam. Devletin başına çökmüş şu facia ber-taraf olursa müstakbelde bi’t-tedric bunu da yaparız. Siz sâbıkı misüllü mevcudîne kanaat edip hasbeten lillah talim ediniz. Bu güne kadar terbiye eden Allah bundan sonra da terbiye eder Allah kerimdir, diye ifadesini itmam eyledi.

[1]    “Ameller niyetlere göredir.” HŞ., (Y.H.)

Ara kurumlar, muhafazakârların üzerinde en çok durduğu kavramlardan biridir. Muhafazakârlar açısından ara kurumların önemi yalnızca belirli bir tarihselliğe sahip olmaları ve geleneğe yaslanıyor olmalarından kaynaklanmaz. Onların temel önemi ve işlevi, modern devletin topluma yayılma, ona nüfuz etme, baskı uygulama potansiyeli ve pratiği karşısında birer bariyer olmalarından ileri gelir. Bu çalışma, muhafazakârlığın ara kurum kavramsallaştırmasından hareketle, modern devletin totaliter niteliği/öz’ü karşısında takındıkları tutumları, getirdikleri açıklamaları ve itiraz noktalarını ele almayı amaçlamaktadır.

Necip Fazıl Kısakürek ve Nurettin Topçu İslamcı ve muhafazakâr camianın önemli fikir önderlerinde ikisidir. Cumhuriyetin ilanını takip eden radikal reform yıllarında, resmi devlet ideolojisi tarafından baskı altına alınan camianın yol arayışlarının temsilcilerinden olmuşlardır. Her iki fikir adamı da, pozitivist dünya görüşüne karşı çıkan ve Blondel’in kurucusu olarak kabul edildiği, metafizik çevreler tarafından benimsenen hareket/aksiyon felsefesini düşüncelerinin temeline koymuşlardır. Ancak hareket felsefesi etrafında birleşen bu iki düşünürün “hareketi/aksiyonu” yorumlamaları birbirlerinden oldukça farklıdır.
Topçu, hareket felsefesini merhmamet, sorumluluk, hareket ve hürriyet kavramları çerçevesinde ele alır. Merhamet duyan insanda oluşan sorumluluk hissi hareketi meydana getirir. Böyle bir hareket sonunda insan hürriyetine kavuşur. Bu manevi yolculuk bir isyan hareketidir, hareket ise Allah’ın insanda isyanıdır. Kısakürek ise “aksiyon” kelimesini kullanmayı tercih eder. Onun aksiyon süreci iman, fikir ve aksiyon şeklindedir. Aksiyon, soyut bir şey olan imanın madde üzerine görünür hale gelmesidir. Dolayısıyla Kısakürek’in aksiyonu maddeye hakim olmakla neticelenir.
Topçu ile Kısakürek’in birbirlerinden oldukça farklı olan hareket/aksiyon yorumları Topçu’yu daha metafizik ve derin bir felsefeye çekerken Kısakürek daha “reaksiyoner” bir yaklaşım içinde kalmıştır. Bu sebeple Topçu’nun düşüncesinde bir kurucu felsefe arayışının işaretlerini görmek mümkündür. Ancak yine bu sebepten Kısakürek kitlelere mâl olmayı başarırken Topçu daha entelektüel fakat kısıtlı bir çevrede var olabilmiştir.
.

Türkiye’de 1950-1960 dönemi, kentleşmenin hız kazandığı yıllardır. Dönem içerisinde kentleşmenin hem hız kazanması hem de seyri, siyasi iktidarın uygulamalarından bağımsız gerçekleşmemiştir. Kentleşmenin hız kazanmasının nedeni ve gelişme biçimi o dönemdeki iktidar bloğunun yapısı ve uygulamalarına dayanmaktadır. Türkiye’de 1950-1960 döneminin iktidar bloğu ticaret burjuvazisi ve büyük toprak sahipleridir. Tarımsal alanda yapılan makineleşme, modernizasyon, çiftçiye ucuz kredi sağlanması gibi reformlar, söz konusu iktidar bloğu içerisinde, büyük toprak sahiplerinin lehine olan uygulamalardır. Bunun kentleşme bağlamında ortaya çıkardığı sonuç, iş gücü fazlalığının belirdiği köylerden, kentlere doğru iç göçün artması, yani kentleşmenin hızlanmasıdır. Öte yandan ticaret, hizmet ve kısmen de sanayi sektöründeki uygulamalar ise kentleşmenin, ticaret burjuvazisinin çıkarları lehine, sanayi temelinde değil fakat ticaret ve hizmet sektörleri çevresinde gelişmesine yol açmıştır. Siyasi iktidarın yapısı ve buna bağlı olarak uygulamaları kapsamında, kentleşmenin gerek büyük bir hızla belirmesi gerekse de seyri, etkileri günümüze kadar sürecek olan çarpık kentleşmenin de başlangıcı anlamına gelmiştir. Bu çalışmanın amacı, 1950- 1960 dönemindeki kentleşmenin hız kazanmasının nedenini ve gelişme biçimini, “iktidar bloğu” kavramından hareketle ortaya koymaya çalışmaktır.
.

Kitap Tahlili

Türkiye’de 1950-1960 dönemi, kentleşmenin hız kazandığı yıllardır. Dönem içerisinde kentleşmenin hem hız kazanması hem de seyri, siyasi iktidarın uygulamalarından bağımsız gerçekleşmemiştir. Kentleşmenin hız kazanmasının nedeni ve gelişme biçimi o dönemdeki iktidar bloğunun yapısı ve uygulamalarına dayanmaktadır. Türkiye’de 1950-1960 döneminin iktidar bloğu ticaret burjuvazisi ve büyük toprak sahipleridir. Tarımsal alanda yapılan makineleşme, modernizasyon, çiftçiye ucuz kredi sağlanması gibi reformlar, söz konusu iktidar bloğu içerisinde, büyük toprak sahiplerinin lehine olan uygulamalardır. Bunun kentleşme bağlamında ortaya çıkardığı sonuç, iş gücü fazlalığının belirdiği köylerden, kentlere doğru iç göçün artması, yani kentleşmenin hızlanmasıdır. Öte yandan ticaret, hizmet ve kısmen de sanayi sektöründeki uygulamalar ise kentleşmenin, ticaret burjuvazisinin çıkarları lehine, sanayi temelinde değil fakat ticaret ve hizmet sektörleri çevresinde gelişmesine yol açmıştır. Siyasi iktidarın yapısı ve buna bağlı olarak uygulamaları kapsamında, kentleşmenin gerek büyük bir hızla belirmesi gerekse de seyri, etkileri günümüze kadar sürecek olan çarpık kentleşmenin de başlangıcı anlamına gelmiştir. Bu çalışmanın amacı, 1950- 1960 dönemindeki kentleşmenin hız kazanmasının nedenini ve gelişme biçimini, “iktidar bloğu” kavramından hareketle ortaya koymaya çalışmaktır.

.

ENGLISH

Abstracts

Within the scope of  the ‘Modern Islamic Thought’, this paper basically aims at starting a discussion on existential ansxieties to indicate what extent and how Muslims have developed projects against the envision of an occidental knowledge and science, as well as the globalization/domination of technology.

In this respect, we will, by this research, attemptto provide information as regards the formative period of the contemporary Islamic thought and the projects conducted by Muslim intellectuals. We will be subsequently elaborating on the originality and specificity of these projects.

If we can achieve this aim, we can probably develop an attitude regarding the intellectual freedom and scientific originality. This achievement is of vital importance to establish the conditions required for the renewal of jurisprudence in the Islamic World.

Sayyid Ahmad Khan, an Indian pioneer of the modernist era had a versatile personality: on one hand he wrote several volumes of a modernist commentary on the Qurʾān and established educational institutions to publicize his novel ideas on the other. In these works he sought to harmonize the Islāmic faith with the scientific views, i.e. natural theology and politically progressive ideas of his time. He published many writings promoting liberal and rational interpretations of the Holy Qur’an as he was troubled by the rigidity of the orthodox outlook of the Muslims. A distinguished scholar, he was a progressive thinker who played a major role in promoting social, scientific, and economic development of Indian Muslims. He mostly wrote on Islamic Theology/Kalam; Commentary of the Qur’an/Tafsîr; and addressed the requirement of social reforms and thus wrote a commentary on Bible. However, his liberal views were met with criticism by the Muslim clergy urging Sir Sayyid to decide to cease discussing religion and focus on promoting education. Therefore his supreme interest was education—in its widest sense.

In politics he tried his best to convince the British, the colonial power that Muslims were actually not against them, and he persuaded the Muslims repeatedly to befriend the British to achieve their goals. He also wrote many books and published journals to remove the misunderstanding. Sir Sayyid asked the Muslims of his time not to participate in politics unless they received modern education. He was of the view that Muslims could not succeed in the field of Western politics without knowing the system. Taking active roles in education, religious thought and politics, Sir Sayyid greatly affected the thinking systematics after him, especially M. Iqbal and Fazlur Rahman, and was also considered the founding-father of Pakistan.

Muhammed Iqbal’s thought led to the reconstruction of the Indian sub-continental Muslims vis-à-vis colonialism and finally led to the establishment of Pakistan in 1947. Iqbal’s thoughts also have the qualities enabling the Muslim individuals and communities to establish and continue on their own existential platform against the Western hegemony. Iqbal used the critical analytical process in his poetry and philosophy. The main purpose of Iqbal is to reach current actuality and participate the creative activities of the omnipotence with the idea of continuous action and movement. His critique especially focused on the widespread applications of both Sufi topics: the unity of essence (wahdat al-wujud) and ecstasy of divine love. He also criticized the Muslim philosophers who built a kind of Greek rationality instead of the Holy Quran. According to him, Quran, permanently maintaining the current and absolute state of presence of the Universe, should be considered a source of thought and faith.

The interaction between Istanbul and Egypt has a peculiar importance in the formation and development periods of modern Islamic thought. The translation of the work of Ibn al-Annabi “es-Sa‘yu’l-Mahmud fi Nizami’l-Cunud” into Turkish with a commentary by Esad Efendi with the name of “el-Kevkebu’l-Mes‘ud fi Kevkebeti’l-Cunud” written in Egypt to defend the military reforms of Mahmud II can be accepted as the first example of this interaction. The aim of this article is to show the interaction between Istanbul and Egypt in early modern period and also to evaluate the work and its annotated translation in the modern Islamic thought which is the example of the cross-regional interaction

Socio-cultural, political and economic conditions of each era people live in, as well as their mentalities, have a remarkable impact on formation of their ideas. Egypt’s political and economic situation during Abduh’s lifetime who lived in the 19th century (the age of enlightenment) witnessing important historic events like the industrial revolution and French revolution, political and economic status quo in Egypt and the community estranged from wisdom and reasoning, transforming into imitation and the backwardness were so effective on his intellectual profundity. From this point of view, Abduh dedicated himself to recover Muslims from this laziness, inviting them to considering and reasoning, and to convert Islam as plain as its original form as in the first era. Accordingly, the ideas he put forward, his approaches caused him to be commemorated as a modern thinker especially as regards finding a solution for the problems in his era. Despite presenting new approaches, Abduh seems as a thinker benefiting from the tradition as he adopts a similar attitude with the tradition via his methods applied on many of his ideas.

Musa Carullah is a great activist and a thinker of Volga (İdil) Tatars. He attempted to develop solutions for redeeming the Muslims from the scholastic mentality. In this context, he suggested religious renewal and educational reforms. He wrote in most fields of İslamic religious studies for awakening, warning and protecting Muslim communities and pointed out that Muslims should give up imitating the West and look after their own values to overcome the contemporary challenges.

Postscripts

The number of studies on conservatism has been on the rise recently in Turkey. A majority of these studies analyses the main issues of conservatism by concentrating on the works of male conservative thinkers and thus do not give much space to the world of female conservatives. Focusing on the women’s issues through the prism of male conservative intellectuals imposes a serious limitation in the debates. This study aims to overcome this limitation by scrutinizing the women’s issues and modernization through the prism of a female conservative. To do so, as the representative of a key strand of Turkish conservatism focusing on history, tradition, Sufism, morality and aesthetic, it analyses Sâmiha Ayverdi’s approach to the women’s issues within the framework of transformation processes such as modernization and civilization change. The study examines where and how Ayverdi placed the woman, whom she defined as “the monument of wisdom and civilization”, in the old vs. new / East vs. West debates with reference to modernization and issues concerning civilization change.

The concept of intermediate associations is one of the main concepts that conservatism primarily dwells on. The importance of intermediate associations does not drive only from having a definite historicity and basing on traditions in terms of conservatives. Their basic importance and function stem from penetration of the modern state into the society, potential of exerting pressure and impeding practice. With reference to conceptualization of intermediate associations, aims to handle attitudes of conservatives in the face of modern the totalitarian quality/core of the state, their explanations and disapproval points.

Necip Fazıl Kısakürek and Nurettin Topçu are the two significant opinion leaders in the Islamist and conservative community. In the radical reformist years following the proclamation of the republic, these two figures became the representatives of the community which was suppressed by the official ideology. The thinking system of both was centralized upon the Blondel’s movement/action philosophy approved by metaphysicians opposed to positivist world view. However, these two thinkers came together around movement philosophy that interpreted “movement/action” in very different ways.

Topçu approaches movement philosophy from the perspectives of mercy, responsibility, movement and freedom. The feeling of responsibility in the person feeling mercy creates the movement. At the end of this movement process, a person becomes a free one. This spiritual journey is a movement of riot and the movement is the God’s riot in human. On the other hand, Kısakürek prefers to use the word of “action”.  His action process was combined of faith, idea and action. Action is the faith’s process of becoming visible as being something intangible in substance. Thereby Kısakürek’s action ends up with taking the control of substance.

The highly differentiated approaches of these two thinkers towards movement/action philosophy made thinking system of Topçu more metaphysical and deeper, on the other side Kısakürek internalized a more “reactionist” approach. For this reason, it is possible to see the signs of a seeking for a founder philosophy in thinking system of Topçu. However, again for the same reason while Kısakürek could reach a wide range of masses, Topçu could have a chance to be known within a limited but intellectual community.

Urbanization has gained impetus between 1950 and 1960 in Turkey. Both rapid urbanization and its development were not independent of the practices of political power at this time. The composition of the power bloc in this period and its practices constituted the cause of rapid urbanization and its development. The power bloc in Turkey between 1950 and 1960 was consisted of the trade bourgeoisie and big landowners. Reforms such as mechanization and modernization in agriculture as well as cheaper credit to farmers were the practices developed for big landowners in the power bloc. These reforms resulted in the increase of internal migration from villages that experienced a rise in surplus labor, to cities and acceleration of urbanization. Besides; practices of trading and service sectors and partly the industrial sector led to the development of urbanization in favor of trade bourgeoisie, which centered on trade and service sectors rather than industry based – urbanization. Both growth of urbanization and its development in terms of the structure of political power and relative practices, have been the indicators of unplanned urbanization, whose effects survived  today. This study aims to reveal the causes of rapid urbanization and its development process between 1950 and 1960 in the light of the concept of ‘power bloc’.

Recent Posts

Ocak, 2016

  • 5 Ocak

    Muhafazakârlığın Anlamı – Owen Harries

    Muhafazakârlık konusunda kalem oynatmak hiç de kolay bir iş değildir. Öncelikle, eğer okuyucu kitleniz eğitimli orta sınıfın mümessil bir numunesi değilse muhtemelen başlığınıza husumet besleyecek veya en azından başlığınızın ciddî bir entellektüel dikkate değip değmediğinden şüphe edecektir. Uzun zaman önce, John Stuart Mill o meşhur yaftasıyla Muhafazakâr Partiyi “aptal parti” ...

    Devamı »

Eylül, 2015

  • 26 Eylül

    Muhafazakâr Siyasetin Temelleri – Bekir Berat Özipek

    Bir düşünce geleneği ve bir ideoloji olarak muhafazakârlık siyasete nasıl bakmaktadır, nasıl bir siyaset öngörmektedir ve onu rakibi olduğu siyasi ideolojilerden ayıran temel özellikleri nelerdir? Benim tebliğim, muhafazakâr siyaseti tanımlayabilmek için gerekli olan bu soruların cevaplarını konu almaktadır. Muhafazakârlığın benimsediği siyaseti anlamak, her şeyden önce, onun siyasete bakışını belirleyen felsefi ...

    Devamı »
  • 23 Eylül

    Muhafazakârlık ve Değişim: Değişime Direniş mi Yoksa İhtiyatlı Değişimi Savunmak mı? – Mehmet Akıncı

    ÖZET Çalışmanın temel amacı muhafazakârlık ve değişim ilişkisini irdelemektir. Muhafazakâr düşünce ile değişim arasındaki ilişkiyi anlamlı değerlendirebilmek için öncelikle muhafazakârlık kavramı tanımlanmıştır. Burada muhafazakârlığın tanımlama güçlüğüne özellikle dikkat çekilmiştir. Daha sonra muhafazakâr düşüncenin epistemolojisi, toplum kavrayışı, bireyi ele alışı gibi konular üzerinden muhafazakârlık ve değişim konusu incelenmiştir. Çalışmada muhafazakârlığın değişimi ...

    Devamı »
  • 23 Eylül

    Muhafazakâr Siyasi Düşünce Kavramı Üzerine- Hasan Hüseyin Akkaş

    ÖZET Muhafazakârlık kavramının tanımlanmasını güçleştiren iki temel neden vardır. Birincisi muhafazakârlıkla ilgili tanımlamalar genellikle geçmişin hikmetleri (wisdoms) üzerinden yapılmakta ve gelecek, geçmişin referansları ile açıklanmaktadır. İkincisi muhafazakârlık, gelecek yönelimli ve değişimi esas alan tüm teorik çalışmalara, yasal dayanaklara ve toplumsal pratiklere temkinli yaklaşan ve hatta direnç gösteren bir düşünce olmaktadır. ...

    Devamı »
  • 23 Eylül

    Fransız Devrimi Üzerine Düşünceler* – Edmund Burke

    Büyük İngiliz devlet adamı Edmund Burke (1729-1797), “Tüm vakalar bir araya gelse bile Fransız Devrimi’nin yerini tutamaz; Fransız Devrimi dünyada şimdiye kadar gerçekleşmiş en şaşırtıcı hadisedir,” demişti. Burke, devrimden hiç hoşlanmamıştı, çünkü bu devrim onun siyaset ve insan doğası üzerine bildiği her şeyi altüst etmişti. Bu yüzden, onun “muhafazakârlık felsefesi”ni ...

    Devamı »
  • 5 Eylül

    Süreklilik ve Değişim – Russel Kirk

    Muhafazakâr kelimesinin en çarpıcı tanımı Abrose Bierce’in Devil’s Dictionary adlı sözlüğündeki tanımdır: “Muhafazakâr (ad). Var olan şerlere tutkun bir devlet adamıdır; bu bakımdan mevcut şerleri başka şerler ile değiştirmek isteyen liberallerden farklıdır.” Daha yumuşak şekilde ifade eder¬sek, muhafazakârın kökleri geçmiştedir ve süreklilik arar; liberal ise geleceğe ilişkin görüşüyle iftihar eder ...

    Devamı »
  • 5 Eylül

    Muhafazakârlık Nedir?

    MUHAFAZAKÂRLIK NEDİR? JOHN KEKES Çeviren: Ali Kemal Yıldırım• GİRİŞ Muhafazakârlık siyasal bir ahlaktır. Siyasaldır çünkü bir toplumu iyi yapan siyasal düzenlemeleri amaçlamaktadır, ahlakidir çünkü bir toplumun, içinde yaşayan insanlara iyi -başkalarını hoşnut eden ve yararlı- yaşamlar sürmesini sağlaması halinde, o toplumun iyi olduğunu kabul eder. Kısmen, muhafazakârların muhafaza edilmesi gereken ...

    Devamı »
  • 5 Eylül

    Muhafazakâr Bireycilik Üstüne

    MUHAFAZAKÂR BİREYCİLİK ÜSTÜNE Shirley Robin LETWIN Bireycilik, muhafazakârlar için can sıkıcı bir konudur. Bir yandan, bireyciler, mahremiyet, kendi kendine yetme, kişisel bağımsızlık gibi, muhafazakârların ilgilenmeleri gereken birçok şeyi savunur gibi görünürler. Bireyciler, Burke’ün Fransa’daki kral katillerini sorumlu tutması vebazı muhafazakârların da en azından sosyalist hükümetin yaptıklarını suçlaması gibi, ‘bireylerin arzu, ...

    Devamı »
  • 5 Eylül

    Muhafazakâr Olmak Üzerine

    MUHAFAZAKÂR OLMAK ÜZERİNE* Michael Oakeshott Çeviri: İsmail Seyrek** Muhafazakâr olarak bilinen tavırdan genel açıklayıcı prensiplerin çı¬karılmasının imkânsız olduğu (veya eğer imkânsız değilse, o zaman bu¬na kalkışmanın faydalı olmayacak şekilde ümitsizliği) yönündeki genel inanç, benim paylaştığım bir inanç değildir. Genel düşünce üslûbu için¬de muhafazakâr davranışın isteyerek açıklama uyandırmaması ve sonuç olarak ...

    Devamı »
  • 5 Eylül

    Muhafazakârlık Nedir?

    MUHAFAZAKÂRLIK NEDİR? JOHN KEKES Çeviren: Ali Kemal Yıldırım• GİRİŞ Muhafazakârlık siyasal bir ahlaktır. Siyasaldır çünkü bir toplumu iyi yapan siyasal düzenlemeleri amaçlamaktadır, ahlakidir çünkü bir toplumun, içinde yaşayan insanlara iyi -başkalarını hoşnut eden ve yararlı- yaşamlar sürmesini sağlaması halinde, o toplumun iyi olduğunu kabul eder. Kısmen, muhafazakârların muhafaza edilmesi gereken ...

    Devamı »
  • 5 Eylül

    Gelenekselcilik

    GELENEKSELCİLİK Edmund Burke Derleyen: John Kekes Çeviri: Bilal CANATAN ÖZET On sekizinci yüzyılın kökten devrimcileri, insanın ahlakî iyiliğine, bilimin ve aklın gereği olan ilkeleri bilme ve hayata geçirme konusunda insanın entellek-tüel yeterliliği¬ne büyük güven duyuyorlardı. Burke bu güven duygusunu pay-laşmıyordu ve “çıplak ve titrek insan doğasının” sadece köklü bir toplumun ...

    Devamı »
  • 5 Eylül

    Fransız Devriminin Hataları

    III. FRANSIZ DEVRİMİNİN HATALARI 1. FRANSIZLAR, ESKİ DEVLETLERİNİ YIKMA YERİNE YAPILARINI ATALARININ KENDİLERİNE BIRAKTIKLARI TEMEL ÜZERİNE İNŞA ETMELİLERDİ Eğer memnun olduysanız, örneğimizden faydalanabilir ve ayağa kaldırılmış özgürlüğünüze benzer bir şeref atfedebilirdiniz. Ayrıcalıklarınız, devam etmeseler de unutulmuş değildirler. Sizin sahipliğiniz altında değilken, anayasanızın kullanılmaz hale geldiği ve harap olduğu doğrudur; fakat ...

    Devamı »
  • 5 Eylül

    Edmund Burke’ün Tarih Görüşü

    Edmund Burke’ün Tarih Görüşü John C. Weston, JR. Benim bildiğim kadarıyla Edmund Burke’ün tarih teorisiyle ilgili daha önce bir çalışma yapılmadı. Bu durumu haklılaştırabilecek temel iki tane neden bulunmaktadır. Birincisi, bazılarının iddia ettiği gibi, Burke, Romantik tarih teorisinin “temel kurucusu” olduğu için, onun tarih teorisi, Romantizm olarak isimlendirilen karmaşık düşünce ...

    Devamı »
  • 5 Eylül

    Gelenekselciliğin Pınarları: Edmund Burke ve Ahmet Cevdet

    Gelenekselciliğin Pınarları: Edmund Burke ve Ahmet Cevdet Bedri Gencer Bu yazıda amacımız, özellikle Fransız Devrimi vesilesiyle modern dünyaya yönelttiği eleştirisiyle muhafazakâr düşüncenin temellerini atan İngiliz filozof Edmund Burke(1729–1797) ile XIX. asırda aktif bir muhafazakâr olarak öne çıkmış Osmanlı âlim ve devlet adamı Ahmet Cevdet(1823–95)’in temel noktalar etrafında görüşlerini mukayese etmektir. ...

    Devamı »
  • 5 Eylül

    Adalet: Muhafazakâr Bir Görüş

    ADALET MUHAFAZAKÂR BİR GÖRÜŞ John KEKES Çeviren: Cennet USLU I. İKİ SUAL Varsayın ki, bir topluma iki kalıptan birini uygulama yetkisine sahipsiniz. Bu kalıplardan ilkinde, iyi ve kötü şeyler insanlar arasında rasgele olarak dağıtılır. İkincisinde ise tam olarak bazı iyia ve kötü şeyler vardır ve iyi insanlar iyi şeylere, kötü ...

    Devamı »