SON SAYIDAN

15 Temmuz’un Işığında Türkiye

Makale Özetleri

Özgürlüğe dair her tartışma köleliği de ele almak zorunda. Tarih, mazlumların sesi olduğunu iddia eden kurtarıcıların, “toplumu özgürleştirme” girişimlerinin çizmeleri altında ezilmiş insanların çığlıklarıyla dolu. İnsanın gerçekten özgür olduğu an, kurtarıcılığa soyunduğu, köle ya da mazlumken sonrasında zalim haline geldiği şiddet ve baskı anı değil, tam da gücü ele geçirdiğinde içindeki intikam güdüsünü alt ettiği andır. “Yozlaşmış mazlum” ile “mazlum” arasında elbette bir fark olmalı.

Uzun bir süredir halka kendisini mağdur ya da mazlum gösterenler 15 Temmuz 2016’da aynı halka karşı zalim oldular. 15 Temmuz tarihi Türkiye’de bir milattır, tarihi bir an, dönüm noktasıdır. O, Türk milletinin yeniden doğum anıdır; sokaklarda, tankların paletleri altında, skorskylerin isli mermileriyle, F16’ların bombalarıyla ölmüş olsa da Türk milleti yeniden, ama yeniden doğmuştur. 15 Temmuz 2016 milletimizin doğum anıyken eski Türkiye’nin, derin devletin, darbeye hakiki bir tepki gösteremeyen ve darbecilere karşı atılan tekbir seslerinden, yani kendi halkının çığlıklarından rahatsızlık duyan Türk solunun, Batı Uygarlığının ülkemizdeki Büyük Engizisyonu’nun da ölüm anıdır. O gün kanlı darbeye sesini yükseltmeyen kim varsa 15 Temmuz şehitlerinin yasını tutan Türk milletinin, daha doğru bir deyişle milletin yani Türk, Kürt, Çerkez,.. Türkiye’deki bütün halkların nazarında ölmüştür.

27 Mayıs darbecilerinden biri olan Dündar Taşer yıllar önce “Türkler yiğitler topluluğudur; filozoflar topluluğu değil!” demiş. Filozof değil, belki de Karl Enders’in tabiriyle “müstehzi bir filozof”. Bu telakkiyi kınamayın. Devletin ve halkının sırlarına geçmişte ermiş olan Taşer’e de yaşadıkları öğretmiş olmalı. 15 Temmuz gecesi bize vatanın asıl sahibinin, milli ölçüsü olmayan ama sabah akşam uluslararası ölçüyü savunan, milletinin menfaatlerini hiçe sayan, kendi memleketine, kültürüne, diline ve dinine yabancılaşmış medeniyet havarileri Aydınlar topluluğu ve okumuş kesimler değil, ‘sıradan’ halk olduğunu öğretti. Bu ülkenin generallerin değil, oğluna “ölmesi emrini” veren komutanın taziyesini, oğlunun cenazesinde sükunetle kabul eden ve onunla aynı masada oturan şehit asker Ömer Halisdemir’in babasının ve daha nice şehit anne babalarının ülkesi olduğunu acıyla anladık. Kaçımız o masada oturabilir? Herşeye itiraz eden, şeytanın avukatlığına soyunan biz yazar çizer takımı, sözde aydınlar fena fi’d-devle makamındakilere erişebilir miyiz?

FETÖ sadece kendi çıkarları için çalışan kirli bir örgüt değil. Devletin her kurumuna misyonerleriyle sızan bir yapıdan bahsediyoruz. Sadece devletimize değil, ulaşabildiği her devlete sızan, her ülkede teşkilatlanan bir yapı. Dış güçlerle kirli ittifaklara giren bir yapı. Kimse abartıyor demesin; 15 Temmuz akşamı başarılı olsaydı ülkemiz dış güçler tarafından işgale uğramış da olacaktı. 2009 yılında milletvekili Bülent Arınç’a suikast yapılacak bahanesiyle Türk Ordu’sunun kozmik odasına (Genelkurmay Ankara Seferberlik Bölge Başkanlığı) savcıları vasıtasıyla girip yirmi gün boyunca arama yapan, bilgi ve belgelere el koyan, devletin en mahrem dosyalarını eline geçiren FETÖ öncelikle Türkiye’yi Batılı güçlere karşı işgale açık hale getirdi. Bu bilgi ve belgeleri Batılı güçlere teslim ederek Türkiye’nin Ortadoğu ve başka bölgelerdeki insani ve askeri gücünü zayıflattı. Ardından da devletin içindeki ve dışındaki bütün hücrelerini harekete geçirerek darbe teşebbüsünde bulundu. FETÖ’nün birinci hedefi, içteki ve dıştaki kamuoyunda sürekli şeytanlaştırmaya çalıştıkları Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’dı.

İstenildiği kadar AK Parti ya da geçmiş partiler suçlansın aslında FETÖ yıllardır süren garblılaşma hastalığımızın bir ürünüdür. O bir Şark/Garb meselesidir. İnsanlar sadece ekmek yemezler ruhlarını da doyurmak isterler. Modern toplumun soğuk ıssızlığı ve anomik belirsizliği karşısında bir hedef ve doktrin etrafında birleşmiş, disipline ve kurallara bağlı, itaat ve fedakarlığın ön plana çıkarıldığı, liderinin müritlerinin duygularına hitap ettiği gizli bir cemaat karşımızdaki. Radikal ve gizli siyasi bir din. Müritlerini “ortak çıkar” etrafında toplayan ve kendilerinden sonsuz fedakarlık talep eden sinsi bir örgüt. Çiğ sekülerizm insanları, özellikle dindar insanları saklanmaya, takiye yapmaya, gizli gizli teşkilatlanmaya yöneltti. Takiyyeciliğe alışan bu insanlar sonunda devletin her bölgesine sızıp yurtdışındaki kirli güçlerle de ilişkiye girdiler. İktidarı bu dış güçlerin desteğiyle ele geçirmek istediler. Arkalarında kaç devlet var hala bilemiyoruz.

Muallakta bırakılan mefhumlara yaslanarak ilerleyemeyiz. Her ne kadar dış mihraklı olsa da FETÖ bal gibi de modernleşmemizin ürünü çünkü son derece “modern.” Cumhuriyetin çocuğu çünkü darbe bildirisinde de gördüğümüz üzere son derece Kemalist. Türk halkının sözde kurtarıcısı. Türk milletini, milletin kendi seçtiği liderinden kurtaracak! Çünkü bu lider, milli şuura sahip, her şeye rağmen “milli” kalabilmiş.

15 Temmuz gecesinde demokrasimizin pamuk ipliğine bağlı olduğunu gördük. Devletin yalnızca milletle milletin de yalnızca devletle ayakta kalabileceğini anladık. Güçsüz kaldığımız an üçüncü dünya sömürgelerinden birine dönüşebileceğimizin, tam bağımsızlığımızı kaybedebileceğimizin bir kez daha farkına vardık.

Özgürlük kurban ister. (İlginç bir şekilde kavramın kökenine bakıldığında özgürlük alanının kutsallık alanından ele geçirildiği ve merkezinde siyasi alandaki ve tiyatro alanındaki kurban kavramının yeniden tanımlanması bulunur.1 15 Temmuz’da özgürlük, bu eli kanlı güzel canavar bizden yeni kurbanlarını aldı ve almaya devam edecek. Özgürlük kavramı ülkemizde ise uzun zamandır demokrasi ile eş anlamlı kullanılır hale geldi. Sürekli daha fazla demokrat olmaktan söz ediliyor. 15 Temmuz’un katilleri olan sözde mağdurlar medyada demokrasiden uzaklaştığımızı ilan edip duruyorlardı. Türkiye demokrasiden uzaklaşmakta diktatörlüğe dönüşmekte. Peki kime göre demokrasi? Demokrasi dediğiniz nedir? Ünlü Rus şair Puşkin, “kelimeler, kelimeler, kelimeler” der, Pindomente’den adlı şiirinde. Şair, yazdığı bu şiirle anayasal özgürlüklerden, basın ve ifade özgürlüğüne kadar tüm demokratik özgürlüklerle alay ediyordu aslında. Gerçek özgürlük Puşkin’e göre “anti-politik”tir. Belki de “apolitik”. Halbuki günümüz anlayışında özgürlük sapına kadar “politik” olarak anlaşılıyor. Özgürlük politik yoldan bize gelebilir. Politik eylemle özgür kılınabiliriz. Eylemin adil olması o kadar da önemli değil, siz sonuca bakın. Peki suçla adalet arasındaki fark nedir? “Suçlu vaktinden önce gelmiş devrimcidir” diyordu Bakunin. Bakunin’in sözünü bize göre tekrar formüle edelim: “Vaktinden önce gelmiş darbeci.” Vaktinde gelse halka “adalet” dağıtıyor olacaktı. 15 Temmuz darbe girişimi başarılı olsaydı, hukukun, hakların, özgürlüklerin darbecilerin yeni rejimine göre baştan şekilleneceği bir döneme girecektik. Caddelerde çarpışanlar yeni sömürge valimiz tarafından şehit değil, hain ilan edilecekti. Demokrasi adına demokrasiyle gelenler katledileceklerdi, katledilecektik. Yurtta Sulh Konseyi “hakiki demokrasiyi” getirecekti. FETÖ’cü eğitim sisteminin yetiştireceği yeni nesiller tarihe hangi şuurla bakacaktı? “Kelimeler, kelimeler, kelimeler!”. Tarih galiplerin yazdığı bir kitap ne de olsa.

Ve meşru, seçimle gelmiş bir hükümete rağmen sürekli “diktatörlük var! diye diye sonunda KHK’yı ilan ettirenler. Peki şimdi ne oldu demokrasiye? Belki de kendimizi Rousseau ile rahatlatacağız. Demokrasinin havarisi Rousseau da ulusal güvenliğiniz tehdit altına girdiğinde özgürlükleri askıya almaktan başka şansınız yoktur demişti.

Ya da Schmitt’in kulaklarını mı çınlatsak? “Egemen olağanüstü hale karar verendir.”

Muhafazakâr Düşünce Dergisi’nin elinizdeki sayısı, 15 Temmuz Gecesine, o kanlı özgürlük gecesine ithaf edildi. Dergilerin okuyucusu kitapların okuyucusundan her zaman azdır. Bir devirde var olup diğerinde kaybolurlar. Lakin dergilerde bir dönemin çehresini, doğal haliyle, makyajsız bulursunuz. Kitaplar fabrikatörlerin, dergiler işçilerin marifeti. Muhafazakâr Düşünce Dergisi’nin bu sayısındaki yazarlarımız kendi zaviyelerinden bu melun girişimi değerlendirdiler, kaleme aldılar. Bana göre hiçbir akademik makale o gece ne yaşadığımızın, ne hissettiğimizin, göz yaşlarımızın tam bir izahını veremez. Andre Gide’in dediği gibi, “yazı yazmaya başlayınca en büyük güçlük samimi olmakta.” Lakin böyle bir hadise gelecekte yalnızca geçmişteki gazeteci teşhirciliğiyle de anılamazdı. Söz konusu darbe girişimi karşısında akademisyenlerin içinde uslu uslu oturdukları, süslü süslü cümleler kurdukları fildişi kulelerinden biraz çıkmaları, kendi memleketleriyle ilgilenmeleri, halklarının nabzını dinlemeleri bir zaruriyetti. Bu sayıda kağıttan köşklerde oturmayı tercih etmeyip, 15 Temmuz darbe girişimi meselesini ele almak üzere dergimizin yazarı olmayı kabul eden, samimiyetle yazılarını bize yollayan arkadaşlarımızla içten bir diyaloga girmenizi temenni ediyorum.

15 Temmuz gecesi, Türkiye tarihi açısından, her alanda, önemli bir kırılma noktasını temsil etmektedir. Bu anlamda siyasal, ekonomik, toplumsal ve askeri alanlarda 15 Temmuz gecesinin ne manaya geldiğinin üzerinde hususiyetle durulması gerekmektedir. Çünkü 15 Temmuz gecesi sadece bir darbe girişiminin önlenmesi anlamına gelmemektedir. Türkiye siyasi kültürünün ve sosyolojisinin önemli değişikliklere uğramasının miladıdır. Bu anlamda öncelikli olarak sosyal bilimciler, öncesi ve sonrasıyla 15 Temmuz gecesini ve bu gecede halkın verdiği tepkiyi analiz etmek durumundadırlar. Bizim bu çalışma ile amacımız, 15 Temmuz gecesi darbe girişimine yönelik halkın verdiği tepkiyi; muhafazakârlık ekseninde anlayabilmenin imkânını ortaya koymaktır. Bugüne kadar halkı muhafazakârlık ekseninde anlamaya çalışan fikirlerin eleştirisi yapılacaktır. 15 Temmuz sosyolojisi dolayısıyla kendi bağlamından kopuk kavram kullanma riski bir kez daha ifade edilmeye çalışılacaktır. Bu açıklama için örnek kavram olarak muhafazakârlık seçilmiştir. Çalışmada öncelikle muhafazakârlık kavramı Türkiye bağlamında tartışılacak ve sonrasında 15 Temmuz’un muhafazakârlık açısından ne manaya geldiği analiz edilecektir.

Anahtar Kelimeler: Muhafazakârlık, Devrimcilik, 15 Temmuz, Sosyal Bilimler, Yerellik

Laiklik, cumhuriyet tarihinin en çok tartışılan kavramlarından birisidir. O sadece bir ilke olmanın ötesinde Türkiye’de kültürel bölünmeyi yansıtan ve sürdüren resmi bir ideoloji olmuştur. Bu ideoloji, geleneksel din anlayışının ve bu anlayışın temsilcilerinin karşısında konumlanmıştır. Katı laiklik politikaları, dini cemaatlerin ve grupların önemli bir dönüşüm yaşamasına sebep olmuştur. Çoğu kamusal alandaki görünürlüklerini kaybettiler, yer altına çekildiler. Bu toplum mühendisliği projesi, Türkiye’de çok partili hayatın yeniden başlamasıyla birlikte değişmeye başladı. Bundan sonra dini cemaatler, gruplar ve bunların liderleri önemsenen figürler haline gelmişlerdir. Siyasiler ile dini cemaatler arasında karşılıklı fayda alışverişine dayanan bir ilişki biçimi gelişmiştir. Türkiye’de askeri darbeler, resmi ideolojiye ve özellikle de laiklik konusundaki hassasiyete vurgu yapmışlardır. 28 Şubat 1997 postmodern darbesi, doğrudan dini cemaatleri hedef alan bir harekettir. 15 Temmuz darbe girişimi, daha önceki darbelerden tamamen farklı bir grup tarafından gerçekleştirilmiştir. Dini cemaat olarak kendisini sunan Fethullah Gülen örgütü, 1980’lerden 2010’lara kadar sivil ve askeri bürokraside büyük bir güç elde etmiştir. Bu dini cemaatin ya da terörist örgütün asker üyeleri, silahsız sivil insanları öldürmüşler ve meclisi ve diğer önemli resmi kurum binalarını bombalamışlardır. Ancak halkın direnişini hesap edememişlerdir. Türkiye’de 15 Temmuz sonrasında pek çok tartışma başlamıştır. Bu makalede bu tartışmalardan en çok dikkat çekenlerinden birisi olan laiklik, Türkiye siyasi kültürü ve dini cemaatler ve gruplar konuları bağlamında ele alınmıştır.

15 Temmuz 2016 tarihinde Türkiye’de yaşanan askeri darbe teşebbüsü, gizliliği esas alan kapalı yapıların genel demokratik işleyiş açısından ne kadar tehlikeli ve risk yüklü olabileceğini göstermesi bakımından son derece çarpıcı ve bir o kadar da sarsıcı bir deneyim olmuştur. Bu darbe teşebbüsüne karşı sivil irade tarafından gösterilen direnç, açık toplum, çoğulculuk ve hoşgörü gibi değerlerden oluşan demokrasi kültürünün önemini ortaya koyarken, aynı zamanda bu değerlerin gelişmediği toplumlarda bu tür teşebbüslerin kaçınılmaz olduğunu da göstermektedir. Nitekim Türkiye toplumu, ulaştığı sosyal seviyenin demokratik kültürü benimsediğini, darbeye karşı gösterilen sivil direnişle tescillemiştir. Demokratik yollarla iş başına gelen iktidarlar demokrasi ve hukuku, ayrıcalıklı gruplar ve bu gruplarla kurulan işbirliğiyle değil, toplumdan sağladığı destekle koruyabileceğini görmüş olmaktadırlar.

Dünya son bir asırdır demokrasi ve siyasal sistemlerin demokratikleşme konusunu derinlemesine araştırmaktadır. Araştırma yapılırken bu konunun gerekli olup olmadığı üzerinde, ülkelerin nasıl demokratikleştirilmesi gerektiği üzerine yoğunlaşmaktadır. Bununla birlikte demokratikleşme ve demokratikleştirme konusunda Batılı ülkelerin ciddi bir misyona sahip oldukları ise pratikte genel kabul görmüş bir gerçeklik olarak karşımızda durmaktadır. Bu çerçevede İslam dünyası ülkeleri sürekli olarak demokratikleşme konusunda bir istisna olarak değerlendirilmekteydi. Hatta İslam ve demokrasinin uyumsuzluğu konusunda sayısız eser neşredilmiştir. 21. yüzyıla kadar bu ülkelerde yukarıdan aşağı bir modernleşme süreci yaşanılmıştır. Fakat son 20-25 yıldır bölge ülkelerinde tabandan yukarıya bir özgürlük/demokrasi hareketi başlamıştır. Buna karşılık devletlerin baskı aygıtları karşı bir reaksiyon ile gerçekleştirdikleri darbeler ile bu hareketlenmeleri engellemektedir. Bu darbeler, dünyanın demokrasi bayraktarlığını yapan ve demokrasiyi destekleyen Batı dünyasında ya sessizlikle ya da zımni destekle karşılık bulmaktadır. Bu durum Batı dünyasında bir paradoksa sebep olurken bu paradokstan çıkmak için ‘demokratik darbe’ kavramsallaştırması ile bir çelişkinin de içine düşmektedir. Bu çalışma bu kavramsallaştırmayı ve Batının demokrasi paradoksunu analiz etmektedir.

Diğer pek çok kavram gibi “sessiz yığın” kavramının da sosyolojik gerçeklikle ne derece örtüştüğü problemlidir. Çünkü toplumsal gerçeklikten hareketle oluşturulan kavramsallaştırmalar, çoğu zaman pratikteki olguyu açıklamada yetersiz kalmaktadır. Bu yüzden, toplumsal gerçekliği inşa eden her yeni tecrübenin güncel bir şekilde ele alınması gerekmektedir. Yakın Türkiye tarihindeki siyasi ve toplumsal tecrübeler bize (genel anlamda sosyal bilimcilere) geniş toplumsal kesimler hakkında “sessiz yığın” kavramsallaştırmasını sundu. Dolayısıyla Türkiye toplumunu tanımlamak/tarif etmek için en uygun ifadenin/tabirin bu olduğu düşünüldü. Fakat 15 Temmuz darbe girişimi ve sonrasında gösterilen toplumsal refleks, bugüne kadarki hâkim anlayışın ötesinde yeni yorumların yapılmasını gerektirdi. Bu makale böyle bir gereklilik üzerine kaleme alınmıştır. Makalede “sessiz yığın” kavramından hareketle kitle, sosyal yığın, kalabalık kavramları tahlil edilmeye çalışılacaktır. Analizde tarihsel tecrübelerden yararlanılacak, aynı zamanda 15 Temmuz olayının bu algıyı (ya da kavramsallaştırmayı) nasıl dönüştürdüğü hususu kritik edilecektir.

Askeri darbeler, 20. yüzyılın sonlarına doğru özellikle gelişmekte olan üçüncü dünya ülkelerinde görülmeye başlanmıştır. Latin Amerika’dan Afrika’ya, Güney Avrupa’dan Asya’ya kadar dünyanın birçok bölgesinde karşımıza çıkan darbelerin en önemli gerekçesi, mevcut hükümetlerin ülke yönetiminde başarısız olmalarıdır. Bir yanda silah zoruyla sivil yönetimi iktidardan uzaklaştıran, diğer yandan demokrasiyi ve insan haklarını askıya alan darbeler, dünya siyaset sahnesinin en önemli olgularından biri olarak değerlendirilmektedir. Demokrasinin kurumsallaşamadığı toplumlarda iktidarı paylaşma noktasında kimi zaman asker ve sivil ilişkilerinde yaşanan çatışma ve gerginlik, ülkelerde yönetimsel sorunlara yol açmış ve askeri cuntalar, mevcut rejimi alaşağı ederek uzun yıllar ülkeyi tek başına yönetmeyi ve zamanla da otoriter rejimler kurmayı başarmışlardır. Ülkemiz de, 1950’lerle beraber çok partili hayata geçmesine rağmen neredeyse her on yılda bir askeri darbe girişimine maruz kalmış ve yaşanan her darbe, adeta bir gelenek haline gelerek sivil hükümetlerin korkulu rüyası olmuştur. Bu makalede, en son örneğini 15 Temmuz’da gördüğümüz, gerek nedenleri ve oluşumu, gerekse sonuçları itibariyle önceki darbelerin tümünden farklılaşan askeri darbe girişiminin sosyolojik bir okuması yapılacaktır.

Gnostik düşünceler ve bu düşüncelere dayalı teşkilatlanmalar öznel ve ezoterik yapılarıyla toplumsal sağduyuya ve açıklığa dayalı kurumsal rasyonalitenin karşıtı bir konumda yer almaktadırlar. Hıristiyanlığın ve İslâm’ın kurumsal olarak yapılanmalarında bu karşıtlık nedeni ile açığa çıkan fikri, ilmi ve politik mücadeleler etkin olmuştur. Günümüz dünyasında ise gnostik düşüncelerin artan popülaritesine ve ezoterik teşkilatlanmaların yeni sömürgeci politikalar tarafından bir amaç olarak kullanılmasına tanık olmaktayız. Modern dini ve seküler kurumsallıkların ve aidiyetlerin çözünerek bir dünya devleti ve evrensel komüne geçilme çabası dünyayı doğrudan tehdit eden bir seviyeye ulaşmıştır. İslâm dünyasına ait modernleşme süreçlerinin gnostik komplolarla manipüle edilmek istenmesinin son örneğini ise 15 Temmuz’da Türkiye’de yaşanan darbe girişiminde görmek mümkündür.

Türkiye demokrasi tarihinde önemli bir kırılmayı temsil eden 15 Temmuz darbe girişimi ve Türk halkının buna verdiği tepki Almanya-Türkiye ilişkileri açısından da önemli bir kırılmaya denk düşmektedir. Halihazırda göçmen ve entegrasyon sorunları sebebiyle inişli çıkışlı bir seyir izleyen ikili ilişkiler Almanya’nın 15 Temmuz darbe girişimini Türkiye aleyhtarı ve tek taraflı olarak yorumlaması sonucu bir krizin eşiğindedir. Şüphesiz bu durumun Almanya’da yaşayan Türk göçmen nüfus üzerinde de etkileri olacaktır. Bu noktadan hareketle 15 Temmuz darbe girişiminin genelde Almanya-Türkiye özelde ise göçmen meselesi üzerindeki olası etkilerine yoğunlaşılan çalışmada Almanya’nın 15 Temmuz darbe girişimine verdiği tepki üzerinden bir değerlendirme yapma amacı güdülmüştür.

15 Temmuz’da FETÖ ve yerli-yabancı işbirlikçileri tarafından gerçekleştirilen darbe ve işgal girişimi, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşundan bu yana maruz kaldığı en büyük güçlük ve travma olmuştur.

Başlangıçta, bir dini cemaat olarak zamanın ve ülke koşullarının kendisine sağladığı kolaylıklarla büyüyen FETÖ, sonraları küresel dünyanın da bir realitesi olan Yeni Dini Hareketlere (YDH) özgü niteliklerle donanmış ve McCematleşme süreçleri ile de uluslararası güç merkezlerinin kontrolüne girmiştir.

Zaman içerisinde bir yolunu bulup devlete sızan ve kendisine yönelik ‘paralel devlet’ yakıştırması yapılacak düzeyde devlete intisap eden FETÖ, içinde bulunduğu güç zehirlenmesinin etkisiyle kendisini devletin gerçek temsilcisi olarak görmeye başlamış ve seçilmiş iktidarı devirmekten anayasal düzeni ortadan kaldırmaya kadar her yolu deneyen terör faaliyetleri içinde olmuştur.

Genellikle dünyanın siyasal istikrar problemi yaşayan ülkelerinde görülen askeri darbelerden muzdarip olan ülkelerden biri de Türkiye’dir. Askeri vesayetin her dönem kendini hissettirdiği Türkiye’de, 27 Mayıs 1960 ve 12 Eylül 1980 Askeri Darbeleri, askerlerin bir süre yönetimi doğrudan ellerinde tutmaları, yeni anayasalar hazırlamaları, Türk siyaseti ve toplumsal yaşamına yaptıkları derin etkiler nedeniyle önemli tarihsel olaylardır.

Bu askeri darbelerin siyasal, ekonomik ve sosyal etkilerinin yanında Türk sineması üzerinde de derin etkileri olmuştur. 27 Mayıs Darbesi, askerler eliyle yapılan 61 Anayasası’nın nispeten liberal özellikler göstermesi nedeniyle -her ne kadar halkoyuyla gelen sivil siyasetçiler idam edilmişse de- sinema alanında olumlu etkiler bırakmıştır. Bu dönemde Türk sinemasında ilk defa çeşitli sinema akımları kendilerini gösterme imkânı bulmuş, toplumsal meseleler sinemada temsil edilmiş, üretilen film, sinemaya giden seyirci, sinema salonu, yapımevi, sinema örgütleri, sinema dergisi ve sinema kulüplerinin sayısında artış meydana gelmiştir.

12 Eylül Darbesi ise, hem öncekine göre daha sınırlı özgürlükler içeren 82 Anayasası’nın ilanından önce hem de sonrasında, sinema örgütlerinin ve sinema kulüplerinin kapatılması, film, seyirci, sinema salonu ve yapımevi sayılarının düşmesine sebep olması, sinema filmlerine, yönetmenlere ve sinema emekçilerine yasaklar getirmesi nedeniyle Türk sineması açısında olumsuz bir dönemi ifade eder. Bu dönemde toplumsal eleştiri temalı filmlerin yerini, daha bireysel konuların ele alındığı arabesk ve kadın filmleri almıştır. 

Mülakat

15

Temmuz 2016 gecesi uzun yıllar akıldan çıkmayacak olan korkunç hadiselere sahne oldu. FETÖ militanlarının planladığı ve gerçekleştirdiği, uluslararası ayağı ve hedefleri olan bir darbe teşebbüsü gerçekleştirildi. İktidarıyla muhalefetiyle toplumun değişik kesimlerinden insanlar darbe teşebbüsüne karşı büyük bir mücadele verdiler. Kimileri destan yazdı. Şehitlerimiz ve çok sayıda yaralımız var. Köprüde asker kılıklı militanlar tarafından katledilen çocuklar, kadınlar, yaşlılar var.  Meclis’imiz tarihinde ilk defa bombalandı. Atılan bombalar aslında demokrasiye karşı atıldılar. Onlar demokrasimizi bombaladılar. Bu darbe millete karşı girişilmiş bir darbedir ve millet sahip olduğu ferasetiyle bu şeytani teşebbüsü bertaraf etmiştir. MDD olarak darbeyi ve darbenin sosyolojisini Uludağ Üniversitesi’nden tarihçi ve sosyolog Prof. Dr. Hüsamettin Arslan’la konuştuk.

İlk sorumuza darbe teşebbüsünün gerçekleştirildiği geceyle başlayalım. 15 Temmuz’da neredeydiniz, hadiseleri takip edebildiniz mi ve o gece neler hissettiniz?

Bir düzeltme yapalım. Tarih ve sosyoloji okuduğum doğrudur. Fakat kendimi  “tarihçi” ve “sosyolog” diye tanımlamak istemem.  “Sosyal bilimci” güzel olabilir. Fakat “bilimci” ifadesi de hoş değil. En iyisi “akademik entelektüel”. Böyle anılmak isterim. 15 Temmuz akşamı Bursa’da  müdavimleri hem halktan hem de öğrenci kesiminden insanlar olan bir çay bahçesindeydim. (Bir öğrencimle). Temmuz melankoliktir.

Değerlendirme

15 Temmuz’dan bu yana başta başkent Ankara ve ülkenin yaklaşık beşte bir nüfusunu barındıran en büyük şehri İstanbul’daki kaos hiç durulmadan devam ediyor. Hükümete bağlı askeri birlikler, polis, jandarma ve paramiliter gruplar ile darbeciler ve destekçileri arasında özellikle başkentin çeşitli noktalarında yaşanan sıcak saatler sonrasında çok sayıda sivilin de hayatını kaybettiği ve yaralandığı sürekli gelen haberler arasında. Birçok bakanlık çatışmalar sonrasında karşılıklı olarak birkaç kez el değiştirdi. Ülkenin dört bir yanından gelen haberler de birçok il ve ilçedeki durumun da başkentten farklı olmadığını ortaya koyuyor…

Yukarıdaki farazi haber bülteninin şükürler olsun ki gerçekleşmemiş olması 15 Temmuzu 16’sına bağlayan gece sonunda asayişin berkemal olduğu bir sabaha erişmemizle mümkün oldu.  Artık klişeleşse de yalın gerçeği ifade etmesi bakımından Türkiye -amiyane tabirle verilmiş sadakası varmış ve belki de bu misafir ettiği Suriyelilerin duasıdır- bir askeri darbeyi değil bir iç savaşı savuşturdu. Darbeciler açısından siyasal iktidarı en kolay şekilde ele geçirmek bakımından tamamen rasyonel olsa da hem yöntemi hem de sonuçları bakımından bir cinnet olduğu aşikâr olan askeri darbe teşebbüsü başarısızlıkla sonuçlanınca en azından hayatında konvansiyonel veya post-modern bir darbe yaşamış insanlar derin bir nefes aldı. Rasyonel veya irrasyonel herhangi bir fenomeni ve/ya eylemi anlayabilmek için sadece sonuçlarına değil bilakis öncüllerine bakmak gereği, bizi doğrudan bir tarihsel analiz yapmaya ve bunu yaparken de süreç analizinden faydalanmayı gerekli kılar. Elbette bunu yaparken sadece bir vakıanın gelişim aşamaları çerçevesinde tarihsel arka planını değil aynı şekilde teorik temellerini de incelemek gerekir. Bu kısa değerlendirme, 15 Temmuz askeri darbe teşebbüsünün 1960 sonrasındaki başarılı ve başarısız diğer öncülleriyle ünsiyetini sosyo-ekonomik bir temel üzerinden devletin ontolojisi çerçevesinde değerlendirmeye matuftur.

Demokrasi bir içerik olduğu kadar bir biçimdir de. Hatta demokrasi prosedüreldir. Yani “Nasıl?” en az “Neden?” kadar önemlidir. Hatta bazen daha önemlidir. Niyet, yöntemi peşinen haklı çıkarmaz. Örneğin, dünyayı bir cennete çevirmeyi istiyor olmak tek başına yeterli değildir. Demokratlık bunun nasıl, hangi yöntemlerle yapılacağını da içerir. Devrimden sonra demokrasi değil genellikle “thermidor” olur. Tarihte “thermidor”undan çıkmış devrim var mıdır? Dolayısıyla Menşevikleri ya da Girondin’leri asla küçümsememek gerekir!  Ziya Gökalp kadar Prens Sabahattin’i de ciddi almalı! Onlar dâhil oldukları devrimlerin kazananı olmadılar. Ancak tarihe kaybedenler de dâhildir. Onları okumak, anlamaya çalışmak demokrat bilincin yerleşmesi için elzem olabilir. Belki de asıl haklı olan onlardı!

Her darbeci kendini bir devrimci olarak görebilir. Bu bakış açısından önemli olan kimin darbe yaptığıdır. Yani “iyi çocuklar”ın yaptığı darbe iyidir! “Kötü çocuklar”ın yaptığı darbe kötüdür! Oysa işin doğrusu darbeyi toplumsal değişimi sağlamanın bir yolu olarak gündemden tamamen çıkarmaktır. Darbeyi onaylayarak “demokrat” olmanın imkânı yoktur. Bütün iyi şeyleri “devrim” sonrasına erteleyerek, o ana kadar her şeyi mubah saymak, genç bir rockçının “Önce birkaç popüler müzik albümü yapayım, tanınınca kendi istediğim müziği yaparım” demesine benzer. Ne yapıyorsak oyuz! Hayat hiçbir zaman o rockçıya istediği müziği yapma fırsatı vermeyecektir. Hayat yerine kapitalizm demek belki daha doğru olurdu! Toplumla konuşmadan, onu ikna etmeden elde edilmiş iktidarların çoğunun sonu hüsran olmuştur.

Modern medeniyetin içinde bulunduğu kriz derinleşerek devam ediyor. Bunu ister Badiou’nun veya Habermas’ın ifadesi ile kapitalizmin krizi olarak ifade edelim, ister Dünya Sisteminin krizi olarak ifade edelim fark etmiyor. Bu krizi biz çok canlı bir şekilde yaşadığımız ve bizim içinde bulunduğumuz bölge ile irtibatlı olarak hayatımızı doğrudan etkileyen bir sürecin, sömürge yapılarının çözülme sürecinin farklı bir ifadesi olarak Sykes-Picot antlaşmasının işlerliğini yitirmesi olarak da ifade edebiliriz. Bu durum açık bir şekilde, Batı Avrupa’da form ve muhteva kazanarak küreselleşen modern medeniyetin krizini ifşa ediyor: artık hiçbir şey planlandığı gibi ve şimdiye kadar olduğu gibi devam etmiyor; ne bilim alanında, ne siyaset alanında, ne ekonomide ne de toplumsal hayatta alışkanlıklar, alışılagelmiş olan karar ve davranış yolları/tarzları geçerliliğini muhafaza edemiyor. David Hume’un, alemin düzeninin gerisi olmayan esası olarak kabul ettiği, insanlığa iki yüzyıldır tahakküm eden Batı Avrupa’da yaşayan insanların ve kurumların alışkanlıkları artık kurallaşma özelliğini yitirdi. Kısaca hiçbir şey artık  eskisi, mesela 20 yıl öncesi, gibi değil. Batı Dünyası kendi geleceği hususunda olduğu kadar insanlığın geleceği hususunda da ufkunu ve umudunu yitirmişe benziyor. Bu aslında dayandığı ilkenin gerisinde duran ve onu anlamlı kılan esas ile irtibatını koparması, onu yok sayarak, kendini her yönden “otonom”/başıboş sayması, kendisi dışında başka bir üst otoriteye bağlılık ve hesap vermeye ihtiyacı olmayan, bu manasıyla “otonommuş gibi” davranabileceğini varsayması ile alakalı gözükmektedir. “Mış” gibi olmak, gerçek olmamak ve gerçekte olmamak demek olduğu için, bu kriz sadece hakikatin kendisini ifşa etmesinden ibaret gözükmektedir.

Bu çalışma, Siyaset, Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı (SETA) tarafından 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında “Demokrasi Nöbetleri” tutulan illerde gerçekleştirilen yarı yapılandırılmış derinlemesine mülakat ve sınırlı sayıda odak grup görüşmesine dayalı araştırmasının sonuçlarını analiz etmektedir.  Araştırma, Türkiye’nin büyükşehirlerinden olan İstanbul, Ankara, İzmir, Adana, Diyarbakır, Trabzon, Van, Eskişehir ve Sakarya illerinde 176 kişi ile yüz yüze gerçekleştirilen görüşmelerden edinilen verileri belirli başlıklar altında değerlendirmektedir. Araştırmada katılımcılara yöneltilen sorular aracılığıyla 15 Temmuz gecesi sokağa çıkma motivasyonları ve yaşadıkları deneyimler, sokakta kalma süreleri, darbe girişiminin başarısız olmasının nedenleri, FETÖ ve dış güçler ilişkisi, darbe  girişimi sonrasında siyasal iktidarın mücadelesi ve muhalefet partilerinin tutumu, FETÖ’nün bu girişimdeki rolü ve öncesinde FETÖ’ye bakış, TSK ve emniyet güçlerine bakış, girişim sonrası FETÖ ve diğer unsurlara karşı mücadele yöntemleri ve darbe girişiminin başarılı olması halinde Türkiye’nin geleceğinin nasıl şekillenebileceği konuları ayrıntılı bir biçimde ele alınmıştır.

Derkenar

Bu calışma Cumhuriyet Türkiyesinin etkili ancak üzerinde fazla durulmayan bir düşünürü olan Sezai Karakoç’un dünya görüşünü değerlendirmektedir. Makalede Karakoç’un yazıları incelenerek II. Dünya Savaşı sonrasında Türkiye’deki İslamcı Düşüncesinin Soğuk Savaş rekabeti politikaları, küresel entellektüel trendler ve dekolonızasyon hareketler ile ilişkisi analiz edilmiştir. Bu bağlamda Arnold Toynbee’nin dünya tarihinde medeniyetler arası ilişkiler üzerine düşüncelerinin İslamcı yorumu ve Tonynbee’nin çalışmalarının modernleşme teorisi eleştirisinde ve Soğuk Savaş  dönemi rekabetçi politikalarında olduğu gibi postkolonyal dönemde müslüman toplumlardaki hareketler tarafından nasıl kullanıldığına odaklanmaktadır. Makalede İslamcılığın medeniyet düşüncesinin Soğuk Savaş sonrası medeniyetler çatışması söylemlerinde  ve Türkiye’nin -Avrupa Birliği tartışmalarındaki uzun sureli etkisi üzerine değerlendirmeler yapılmaktadır.

Türkiye’nin 1970-1990 yılları arasında yaşadığı başta siyasi olmak üzere, sosyolojik, demografik, ekonomik ve küresel değişmelerin etkisiyle şehirli bir dini-muhafazakâr kesim doğmuştur. Toplumda bir şekilde görünür hale gelen bu kesim için yeni bir kimlik arayışı söz konusu olmuş ve ilgili kesim kolektif bir kimlik etrafında bütünleşmiştir. İslâmcı kesimin yeni kimlik anlayışına uygun görüşlerini ve bir misyon haline getirdiği İslâmileştirme politikalarını romanlar üzerinden okumak ve analiz etmek mümkündür. Bu çalışmada, 1970 ve 1980 yılları içerisinde Müslüman kadın yazarlar tarafından kaleme alınan iki İslâmcı roman ve bu romanların kadın kahramanları ele alınarak, bahsedilen değişimler kadın romanları temelinde incelenmiştir. Dahası ilgili romanların kadın kahramanlarına sosyo-politik ve sosyo-kültürel konjonktür gereği yüklenen sorumluluklara değinilmiştir. Böylece dönemin toplumsal ve siyasi dönüşümlerinin edebiyattaki kaçınılmaz etkisinin İslâmcı kadın edebiyatçıların “prototip” romanlarını nasıl oluşturduğu anlatılmıştır.

Hikmet hem günlük hayatta hem de özellikle felsefi çalışmalarda sıkça rastlanılan bir kavramdır. Günlük hayatta çoğunlukla hikmetin ahlaka ve gerçek dünyaya ait kısa söz, atasözü veya şiir anlamında kullanımı tasavvuf ehlinin “Hakk’a uygun düşen söz; söz ve davranıştaki isabet” şeklindeki kullanımıyla özdeştir. Hikmetin bu gündelik kullanımında dahi hayata ve ahlak kurallarına dair vurgu vardır. Günlük kullanımında hem teoriye hem de pratiğe dair remizleri olan hikmet, İslam düşünce ekollerinin başat kavramlarındandır.

Tüm İslam düşünce ekollerinde olduğu gibi,  Mevlana’nın hikmete dair sözlerinin ve değerlendirmelerinin temel dayanağı “Allah hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilirse, ona pek çok hayır verilmiş demektir.” ayeti ile “Hikmet mü’minin yitik malıdır. Onu her nerede bulursa alır” hadisidir. Bu çalışmada Mesnevî, Fîhi Mâfîh ve Mecâlis-i Seb’a adlı eserlerinden hareketle Mevlana’nın hikmet tanımları, hikmeti elde etmek için sahip olunması gereken özellikler ve hikmet akıl ilişkisi tartışılacaktır.

Mevlana hikmet sözcüğünü “gizli, sır, Allah’ın insanlar tarafından anlaşılamayan ve çeşitli yollarla insanlara bildirilmeyen amaçları, bilinmeyen sebep, akıl erdirilemeyen oluşum” anlamlarıyla kullanmıştır. Bu anlamları dışında hikmet, Mevlana’ya göre, külli bilgidir, felsefedir, orta yoldur. Hikmeti elde edebilmenin koşulları ise bilge ve gönül ehli olmaktır. Hikmeti elde etmede akıl her ne kadar yardımcı ise de aklın rehberliği sınırlıdır; hikmeti elde edinceye kadardır.

Kitap Tahlili

Gizliliğin sınırları nedir? İnsanlar neden ya da kimden gizlenir? İnsanlar niçin ve nasıl gizli örgütlenmeler oluşturur ve faaliyetlerini gizlilik içerisinde yürütür? Gizli toplumlarda ve gruplarda, bireysel motivasyonu sağlayan unsurlar nelerdir? Dahası, gizli toplumların tehlike olarak görülmesinin ardında yatan sebepler nelerdir? Alman felsefeci ve sosyolog Georg Simmel, Gizliliğin ve Gizli Toplumların Sosyolojisi adlı eserinde, yukarıdaki soruların peşinden titizlikle gider ve gizlilik özelinde yakaladığı örnekler üzerinden, bireysel ve toplumsal manada gizlilik olgusu üzerine felsefi ve sosyolojik açılımlar getirir.

Sosyolojinin kurucuları arasında gösterilen Simmel, eserin başından sonuna değin gizlilik özelinde hem gündelik hayat sosyolojisine hem de sosyolojinin temel teorik yaklaşımlarına vurgu yapan tanımlara ve örneklemelere gider. Bu açıdan eser, Simmel’in insanlar arası etkileşim temelinde bir sosyal formu açıklama anlayışını yansıtmaktadır. Eserin bazı bölümlerinde en uç bireysel ilişkilerdeki dinamikleri, bazılarındaysa ele alınan gizlilik konusuna dair geniş çaplı sosyal form merkezli analizleri gözlemek mümkündür.

Siyasetin siyaset öncesi/dışı araçlarla dizayn edilmesi Cumhuriyet tarihinin belki de en düzenlilik arz eden özelliklerinden birisidir. Çok partili hayata geçişin ardından anonimleşmiş kurumsal şiddet gösterimi anlamında takriben her on yılda bir, militarist vesayetin sembolik gösterimi anlamında ise en iyi ihtimalle üç ayda bir gerçekleşen müdahalelerle sosyo-politik yaşam askeri bakış açısının dar çerçevesine sığdırılmıştır. Seçilmiş temsilcilerini, gençlerini öldüren her bir müdahale, siyaset kurumunun özne olma vasfını biraz daha azaltmış, politik varoluşa yönelik ortak bir ethos geliştirilebilme ihtimalini yıkıma uğratmıştır. Böylelikle, siyaset kurumunun işleyişi hususunda demokratik bir konsolidasyona ket vurulmuştur. Bu durum da farklı ideolojik pozisyonların antogonizmalarının nihai çözüm merciinin süngünün ucu olduğuna yönelik demokrasi teorisi bağlamında patolojik bir toplumsal algının görünürleşmesine neden olmuştur.

Kötülük, suç, vahşet nedir ve nasıl ele alınmalıdır? Peki ya adalet, hak, hukuk? Kitabın konu aldığı “Yahudi sorunu”, Türkçe nihai çözüm, İngilizce final solution ve Almanca endlosung olarak zikredilen eylem dizisi neticesinde, dünyada örneği çok nadir görülecek bir felaketin adı olmuştur. Eser, kendisi de aslen bir Yahudi olan Hannah Arendt’in, eski bir Nazi subayının İsrail’deki yargılanma sürecini inceleyerek kaleme aldığı yazı dizisinin genişletilmiş halidir. İlk olarak 1964 yılında yayımlanmıştır. Ancak elimizdeki çeviri, kitabın 1994 tarihli İngilizce basımından gerçekleştirilmiştir. Türkçeye çevirme işini Özge Çelik üstlenmiş; 15 ana bölümü takiben sonsöz, ek, kaynakça ve dizin kısımlarıyla eser sona ermiştir.

ENGLISH

Abstracts

Muhammad Abed al-Jabri, a contemporary Islamic thinker, concludes some of his readings/observatıons/crıtıques on the epistemological paradigms of the historical ıslamic thought towards which he turn  wıth some modern  provocative claims. however what is more important than these conclusions is the analysis of the method which he came to these conclusions wıth, and the main presuppositions he had. ın this article, we will focus on the presuppositions that jabri had on the ıslamic thought and hıs analysis of the religion and rationality. partıcularly, we believe that hıs approach towards religion-rationality with the presuppositions of the modern thought dispatched him to tradition-modernity dicotomy. We will try to explain how reading religion-rationality relationship with the category of  tradition-modernity  constitutes problems not only IN respect to contemporary misleading paradigms, but also it prevents us from comprehending the historical heritage of Islamic thought  in an authentic way.

Former president of Bosnia and Herzegovina, Alija Izetbegovic was a thinker who provided original contributions to contemporary Islamic thought. He focused on problems of Islamic World and developed thoughts on Islamic Renaissance due to his mentality of third way. Izetbegovic accepted Islam as the only alternative beyond spiritualism and materialism and claimed that Islamic World was experiencing a crisis due to conservative traditionalism and modernist mentality in Muslim societies. His contributions to contemporary Islamic thought, are especially considerable in terms of describing and overcoming such crisis.|Fatih Duman|” tab_id=”1467576713129-177622af-b106″]

Ali Shariati is one of the most important thinkers of the revolutionary Islamic thought of modern era. His works have had serious impacts on the entire Islamic world, not only in Iran. This article focuses specifically on the political theory of Ali Shariati. In this context, revolutionary definitions made by Shariati for some religious/political concepts and his two-stage political model based on the reinterpretation of the Imamate and the Caliphate were deliberated. The main focus of this essay is to discuss what kind of a political system Ali Shariati calls for or what potential political outcomes may be induced from his thoughts/arguments. In brief, this article tries to make a critical analysis of Shariati’s arguments as regards political thought/system at a theoretical level.

Ali Shariati is one of the most important thinkers of the revolutionary Islamic thought of modern era. His works have had serious impacts on the entire Islamic world, not only in Iran. This article focuses specifically on the political theory of Ali Shariati. In this context, revolutionary definitions made by Shariati for some religious/political concepts and his two-stage political model based on the reinterpretation of the Imamate and the Caliphate were deliberated. The main focus of this essay is to discuss what kind of a political system Ali Shariati calls for or what potential political outcomes may be induced from his thoughts/arguments. In brief, this article tries to make a critical analysis of Shariati’s arguments as regards political thought/system at a theoretical level.

Keywords:  Ali Shariati, Islamism, Political Theory, Imamate, Caliphate, Revolutionary Islam

Egyption thinker Hasan Hanafi is one of the most significant person of contemporary Arabic-Islamic world of thought. Hanafi, with cultural dimension calls his reform project as ‘heritage and renewal’ with politcal dimension as ‘Islamic left’. According to him in Aeabic world every reformist attemp that want to be successfulmust consider cultural heritage, because cultural heritagedetermines contemporary Arabic-Islamic Consciousness. Heritage ensures authenticity of the project as much as legitimacyof it. It’s aim is inrududucing a new understanding by making a new reading and renewing contemporaray Arabic consciousness. The think that steers the renewal Project motivated by political goals of society’s reality and needs. The Project analyzes the reason of Islamic world’s problems and provides a new method for progress and development. Wiht his project, Hanafi transforms religion intı revolution, revelation into relality and pushes West to draw his boundaries by occidenatalism. The aim of Hanafi who reconstructed traditon as a revolutionist ideology is mobilizing Arabis society and transforming defeat into victory.

The contemporary Islamic Thought, which has been around for about three centuries, has seen different proposals as part of quest for renewal. One of such proposals is offered by Muhammed Abid el-Cabiri , who has been one of the most productive and critical thinkers in the 20th century. According to Cabiri, the Islamic world needs a new epistemological restructuring, in order for it to move beyond its current negative state. This can be accomplished not through changing the epistemological ground, i.e. thought, but through mechanisms that produce thought. At this point, what needs to be done first of all is to analyze the existing epistemologies in the Islamic world, based on a structuralist methodology. Having acomplished his desired analysis through critical reasoning, Cabiri bases his proposal for restructuring on this analysis. This study seeks to provide a general summary of Cabiri’s intellectual trajectory.

This article aims at discussing the thinking of Seyyid Qutb under 5 main titles. These titles are: a new interpretation of the concept of ‘Jahilliya’; the Koranic Definition of the Exemplar Generation; the emphasis on ‘Divine Method’ at the method discussions; criticism of ‘scientific interpretation’ and his peculiar stance towards ‘discussions on language’. The peculiar views of Qutb on these particular issues may be considered as exceptional contributions to the Contemporary Islamic Thought

The emergence of Islam and its developments throughout centuries incorporate many different dynamics in terms of political science. In this sense, parameters that reveal politicization of Islam and the subsequent developments deeply affected many civilizations in a wide geography. Indeed, in the phase from Islam’s first political fracture until today, the political framework has been shaped over certain agents. The most notable of these agents are Islamic communities. In this context, Islamic communities left their mark by acting on many different political systems from empires to democracy.

In this study, the hypothetical and conceptual origins of politicization of Islam were tried to be descended and an overview containing the first political fracture between Muslims was remarked. In this axis, the mainstay of politicized Islam and the relationship between Islam and politics were discussed. In a manner to witness the practical reflections of this issue in the Middle East, the emergence of Islamic communities and the political attachments of these communities have been reviewed. Within the framework of this relationship, the leaders of major Islamic communities from the Middle East and Africa and their general maxims were detailed and finally, empirical examples for the effects to the politics were presented.

In the history of Islamic thought, Muslims have been involved in extensive and versatile researches until 12th century in every realm of classical sciences and in philosophy. During this period, Muslims have scrutinized the works of Ancient Greek and Indian philosophers and have also developed entirely diverse approaches and methods.

This study will assess the contributions of the Islamic communities to science with a comparative approach and will further focus on the world view underpinning these contributions.

In this study, according to democracy model, considering from direct democracy and represantative democracy,  which points of  the direct democracy and represantative democracy  are sufficient and active to solve the problems of the people that will be handled.  At this concept, that can be said, direct democracies suitable for places which has small and low population and representative democracies suitable and functional for places which has large geography and population. Also ın particular of Ancient Greek, direct democracy belong to a coterie (elite class)  that is its chronic syptom; and in representative democracies represantation crisis is the main problem of this democracy type. Important point is that responding positively needs and choices of society is more significant than discussing difference of these democracy models. In this concept, –without be anachronic-  handling this matter with convenient and impracticable aspects of these two system will be suitable. In this direction, intended to solving represantation crisis of representative democracy, some theoric solution sıggestions are offered like deliberative and radical model. Firstly, this study handle direct and represantative democracy, and its a pre preparation qualification toward to explain the other two model. In the following study, the delibrative model will be argued out briefly and after the main aspect of the study, radical model will be discussed specifically.

Recent Posts

Ocak, 2016

  • 5 Ocak

    Muhafazakârlığın Anlamı – Owen Harries

    Muhafazakârlık konusunda kalem oynatmak hiç de kolay bir iş değildir. Öncelikle, eğer okuyucu kitleniz eğitimli orta sınıfın mümessil bir numunesi değilse muhtemelen başlığınıza husumet besleyecek veya en azından başlığınızın ciddî bir entellektüel dikkate değip değmediğinden şüphe edecektir. Uzun zaman önce, John Stuart Mill o meşhur yaftasıyla Muhafazakâr Partiyi “aptal parti” ...

    Devamı »

Eylül, 2015

  • 26 Eylül

    Muhafazakâr Siyasetin Temelleri – Bekir Berat Özipek

    Bir düşünce geleneği ve bir ideoloji olarak muhafazakârlık siyasete nasıl bakmaktadır, nasıl bir siyaset öngörmektedir ve onu rakibi olduğu siyasi ideolojilerden ayıran temel özellikleri nelerdir? Benim tebliğim, muhafazakâr siyaseti tanımlayabilmek için gerekli olan bu soruların cevaplarını konu almaktadır. Muhafazakârlığın benimsediği siyaseti anlamak, her şeyden önce, onun siyasete bakışını belirleyen felsefi ...

    Devamı »
  • 23 Eylül

    Muhafazakârlık ve Değişim: Değişime Direniş mi Yoksa İhtiyatlı Değişimi Savunmak mı? – Mehmet Akıncı

    ÖZET Çalışmanın temel amacı muhafazakârlık ve değişim ilişkisini irdelemektir. Muhafazakâr düşünce ile değişim arasındaki ilişkiyi anlamlı değerlendirebilmek için öncelikle muhafazakârlık kavramı tanımlanmıştır. Burada muhafazakârlığın tanımlama güçlüğüne özellikle dikkat çekilmiştir. Daha sonra muhafazakâr düşüncenin epistemolojisi, toplum kavrayışı, bireyi ele alışı gibi konular üzerinden muhafazakârlık ve değişim konusu incelenmiştir. Çalışmada muhafazakârlığın değişimi ...

    Devamı »
  • 23 Eylül

    Muhafazakâr Siyasi Düşünce Kavramı Üzerine- Hasan Hüseyin Akkaş

    ÖZET Muhafazakârlık kavramının tanımlanmasını güçleştiren iki temel neden vardır. Birincisi muhafazakârlıkla ilgili tanımlamalar genellikle geçmişin hikmetleri (wisdoms) üzerinden yapılmakta ve gelecek, geçmişin referansları ile açıklanmaktadır. İkincisi muhafazakârlık, gelecek yönelimli ve değişimi esas alan tüm teorik çalışmalara, yasal dayanaklara ve toplumsal pratiklere temkinli yaklaşan ve hatta direnç gösteren bir düşünce olmaktadır. ...

    Devamı »
  • 23 Eylül

    Fransız Devrimi Üzerine Düşünceler* – Edmund Burke

    Büyük İngiliz devlet adamı Edmund Burke (1729-1797), “Tüm vakalar bir araya gelse bile Fransız Devrimi’nin yerini tutamaz; Fransız Devrimi dünyada şimdiye kadar gerçekleşmiş en şaşırtıcı hadisedir,” demişti. Burke, devrimden hiç hoşlanmamıştı, çünkü bu devrim onun siyaset ve insan doğası üzerine bildiği her şeyi altüst etmişti. Bu yüzden, onun “muhafazakârlık felsefesi”ni ...

    Devamı »
  • 5 Eylül

    Süreklilik ve Değişim – Russel Kirk

    Muhafazakâr kelimesinin en çarpıcı tanımı Abrose Bierce’in Devil’s Dictionary adlı sözlüğündeki tanımdır: “Muhafazakâr (ad). Var olan şerlere tutkun bir devlet adamıdır; bu bakımdan mevcut şerleri başka şerler ile değiştirmek isteyen liberallerden farklıdır.” Daha yumuşak şekilde ifade eder¬sek, muhafazakârın kökleri geçmiştedir ve süreklilik arar; liberal ise geleceğe ilişkin görüşüyle iftihar eder ...

    Devamı »
  • 5 Eylül

    Muhafazakârlık Nedir?

    MUHAFAZAKÂRLIK NEDİR? JOHN KEKES Çeviren: Ali Kemal Yıldırım• GİRİŞ Muhafazakârlık siyasal bir ahlaktır. Siyasaldır çünkü bir toplumu iyi yapan siyasal düzenlemeleri amaçlamaktadır, ahlakidir çünkü bir toplumun, içinde yaşayan insanlara iyi -başkalarını hoşnut eden ve yararlı- yaşamlar sürmesini sağlaması halinde, o toplumun iyi olduğunu kabul eder. Kısmen, muhafazakârların muhafaza edilmesi gereken ...

    Devamı »
  • 5 Eylül

    Muhafazakâr Bireycilik Üstüne

    MUHAFAZAKÂR BİREYCİLİK ÜSTÜNE Shirley Robin LETWIN Bireycilik, muhafazakârlar için can sıkıcı bir konudur. Bir yandan, bireyciler, mahremiyet, kendi kendine yetme, kişisel bağımsızlık gibi, muhafazakârların ilgilenmeleri gereken birçok şeyi savunur gibi görünürler. Bireyciler, Burke’ün Fransa’daki kral katillerini sorumlu tutması vebazı muhafazakârların da en azından sosyalist hükümetin yaptıklarını suçlaması gibi, ‘bireylerin arzu, ...

    Devamı »
  • 5 Eylül

    Muhafazakâr Olmak Üzerine

    MUHAFAZAKÂR OLMAK ÜZERİNE* Michael Oakeshott Çeviri: İsmail Seyrek** Muhafazakâr olarak bilinen tavırdan genel açıklayıcı prensiplerin çı¬karılmasının imkânsız olduğu (veya eğer imkânsız değilse, o zaman bu¬na kalkışmanın faydalı olmayacak şekilde ümitsizliği) yönündeki genel inanç, benim paylaştığım bir inanç değildir. Genel düşünce üslûbu için¬de muhafazakâr davranışın isteyerek açıklama uyandırmaması ve sonuç olarak ...

    Devamı »
  • 5 Eylül

    Muhafazakârlık Nedir?

    MUHAFAZAKÂRLIK NEDİR? JOHN KEKES Çeviren: Ali Kemal Yıldırım• GİRİŞ Muhafazakârlık siyasal bir ahlaktır. Siyasaldır çünkü bir toplumu iyi yapan siyasal düzenlemeleri amaçlamaktadır, ahlakidir çünkü bir toplumun, içinde yaşayan insanlara iyi -başkalarını hoşnut eden ve yararlı- yaşamlar sürmesini sağlaması halinde, o toplumun iyi olduğunu kabul eder. Kısmen, muhafazakârların muhafaza edilmesi gereken ...

    Devamı »
  • 5 Eylül

    Gelenekselcilik

    GELENEKSELCİLİK Edmund Burke Derleyen: John Kekes Çeviri: Bilal CANATAN ÖZET On sekizinci yüzyılın kökten devrimcileri, insanın ahlakî iyiliğine, bilimin ve aklın gereği olan ilkeleri bilme ve hayata geçirme konusunda insanın entellek-tüel yeterliliği¬ne büyük güven duyuyorlardı. Burke bu güven duygusunu pay-laşmıyordu ve “çıplak ve titrek insan doğasının” sadece köklü bir toplumun ...

    Devamı »
  • 5 Eylül

    Fransız Devriminin Hataları

    III. FRANSIZ DEVRİMİNİN HATALARI 1. FRANSIZLAR, ESKİ DEVLETLERİNİ YIKMA YERİNE YAPILARINI ATALARININ KENDİLERİNE BIRAKTIKLARI TEMEL ÜZERİNE İNŞA ETMELİLERDİ Eğer memnun olduysanız, örneğimizden faydalanabilir ve ayağa kaldırılmış özgürlüğünüze benzer bir şeref atfedebilirdiniz. Ayrıcalıklarınız, devam etmeseler de unutulmuş değildirler. Sizin sahipliğiniz altında değilken, anayasanızın kullanılmaz hale geldiği ve harap olduğu doğrudur; fakat ...

    Devamı »
  • 5 Eylül

    Edmund Burke’ün Tarih Görüşü

    Edmund Burke’ün Tarih Görüşü John C. Weston, JR. Benim bildiğim kadarıyla Edmund Burke’ün tarih teorisiyle ilgili daha önce bir çalışma yapılmadı. Bu durumu haklılaştırabilecek temel iki tane neden bulunmaktadır. Birincisi, bazılarının iddia ettiği gibi, Burke, Romantik tarih teorisinin “temel kurucusu” olduğu için, onun tarih teorisi, Romantizm olarak isimlendirilen karmaşık düşünce ...

    Devamı »
  • 5 Eylül

    Gelenekselciliğin Pınarları: Edmund Burke ve Ahmet Cevdet

    Gelenekselciliğin Pınarları: Edmund Burke ve Ahmet Cevdet Bedri Gencer Bu yazıda amacımız, özellikle Fransız Devrimi vesilesiyle modern dünyaya yönelttiği eleştirisiyle muhafazakâr düşüncenin temellerini atan İngiliz filozof Edmund Burke(1729–1797) ile XIX. asırda aktif bir muhafazakâr olarak öne çıkmış Osmanlı âlim ve devlet adamı Ahmet Cevdet(1823–95)’in temel noktalar etrafında görüşlerini mukayese etmektir. ...

    Devamı »
  • 5 Eylül

    Adalet: Muhafazakâr Bir Görüş

    ADALET MUHAFAZAKÂR BİR GÖRÜŞ John KEKES Çeviren: Cennet USLU I. İKİ SUAL Varsayın ki, bir topluma iki kalıptan birini uygulama yetkisine sahipsiniz. Bu kalıplardan ilkinde, iyi ve kötü şeyler insanlar arasında rasgele olarak dağıtılır. İkincisinde ise tam olarak bazı iyia ve kötü şeyler vardır ve iyi insanlar iyi şeylere, kötü ...

    Devamı »